menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 Eylül ve bir gecede ağaran saçlar

5 0
13.09.2026

12 Eylül dendiğinde ilk önce ne gelir akıllara? Ev baskınları, gözaltılar, işkence, cezaevleri, toplu davalar, mahkemeler, darağaçları, tek tip elbiseler, görüş yasakları, sürgünler ve her şeye rağmen, o zor şartlarda bile imkansızın peşini bırakmayıp insanlık onuru için direnen, teslim olmayan, yargılanan değil yargılayan savunmaları ile mahkeme salonlarını çın çın çınlatan gencecik devrimciler...

Sonra, o gencecik insanların seslerinin yankılandığı sıkıyönetim mahkemelerinde askeri savcıların hazırladıkları iddianamelerde bol keseden istenilen cezalarla isnat edilen suç arasındaki ters orantıya dikkat çeken ve müvekkillerini darağaçlarından kurtarmak için canla başla çalışan bir avuç avukat. 

Ve çocuklarını bu 12 Eylül tufanından koruyabilmek için bütün umutlarını bu avukatlara bağlamış, mahkeme kapılarında, Emniyet Müdürlükleri önünde, cezaevi kapılarında çırpınıp duran çaresiz aileler ; anneler, babalar, kardeşler, çocuklar, eşler, nişanlılar…. Ne çok itildi ne çok kakıldı, ne acılar çekti o aileler de evlatları ile birlikte.  

Çocuklarının yargılandıkları şehirlerde oturanlar için birazcık daha katlanılabilir bir durumdu da bu ziyaret ve duruşmalar, ya dışarıdan gelenler? Her mahkeme ya da görüş gününde yağmur, çamur demeden soluğu o şehirlerde alanlar. Öpmeye kıyamadıkları, binbir emekle yetiştirdikleri evlatlarının sağ salim, yarasız beresiz olduğunu kendi gözleri ile görebilmek, onlarla bir an için olsa da göz göze gelebilmek, gülümseyebilmek sonra nemli gözlerle her şeye inat "Buradayım evladım, yanındayım" diyebilmek için onca yolu katetmek, az şey miydi bu? 

Biraz da onların o bitmez tükenmez emeklerine, çabalarına, enerjilerine borçlu değil miyiz 12 Eylül karabasanından kurtuluşumuzu. 

İşte binlercesinden sadece birisi bu yazının konusu.  

Hep analar göze çarpıyordu cezaevleri önünde mücadelelerde, hep onların sesi çıkıyordu ama babaların çabaları da onlardan geri kalmazdı. Benim anlatacağım da bir 12 Eylül babası zaten. İstanbul’dan gelip gidiyorlardı cezaevi ziyaretine ve diğer ailelerin aksine fazla uğramazlardı avukatlarının bürosuna. Genellikle işini telefonla halledip gereksiz konuşmalardan kaçınan biri olarak tanıdım onu önceleri ben. 

Ta ki oğlu idam cezasına çarptırılana kadar. O andan sona daha yakından tanıma fırsatı buldum onu. Acının bir insanı nasıl değiştirebildiğinin canlı örneği idi sanki. Hep o acının timsali olarak kaldı anılarımda. 

Ne kendisinin artık aramızda olmayışı ne de bir idam mahkumunun babası olması beni yazmaya iten. Sadece saçları. Bir gecede beyazlayan saçları. Ailelerin, 12 Eylül zulmünden ne hale geldiklerinin en somut kanıtı. 

Bugün geriye dönüp baktığımda da hayal meyal hatırlıyorum ben onun siyah saçlı halini; en fazla bir iki defa görmüşlüğüm vardır o haliyle, o da duruşmalar sırasında. Hep o ak saçlı, tonton haliyle kaldı aklımda. 

Hiç ismiyle hitap etmedim ona, gıyabında ya da yüz yüze konuşmalarda hep Müdür Bey derdim ona, halen de değişmedi. 

Gerçekten de müdürdü, İstanbul'daki bir bankanın, şube müdürü. 

Bankaların durmadan soyulduğu, soyulmasa bile camlarının kırıldığı, taşlandığı 12 Eylül öncesi dönemde, hem de Bayrampaşa gibi zorlu bir bölgede. 

Hiç soyguna tanıklık etmemiş, hiç soyulmamış ama bolca taşlanmıştı bankası. Her yürüyüşte, her mitingde, eylemciler için şaşmaz bir kuralmış bu. Sadece onun........

© sendika.org