‘Ben’den ‘Biz’e: İhlâs Risalesi’nin Dördüncü Düsturu ve Tefânî Sırrı
Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İhlâs Risalesi’nin Dördüncü Düsturu’nda, Kur’ân hizmetinde bulunanların kardeşlik hukukunu muhafaza edebilmeleri için son derece yüksek bir ölçü ortaya koyar:
“Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirane iftihar etmektir.”
Bu düstur, yalnızca “kardeşini sevmek” veya “onun başarısını kıskanmamak” değildir. Bundan daha ileri bir ahlâk ve ihlâs terbiyesidir: Kardeşinin meziyetini kendi meziyetin, onun muvaffakiyetini kendi muvaffakiyetin gibi görebilmek ve bundan şükrederek memnun olmaktır.
İşte Bediüzzaman Hazretleri buna “fenâ fi’l-ihvan”, kardeşler arasında ise “tefânî” adını vermektedir.
TEFÂNÎ: KARDEŞİNDE FÂNİ OLMAK
Üstadımız tefânîyi bizzat şöyle tarif eder:
“Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.”
Burada şahsiyeti ortadan kaldırmak değil, nefsin rekabetçi ve benmerkezci tarafını susturmak söz konusudur.
Nefis, yapılan bir hizmette kendi payının görülmesini ister. Takdir edilmekten hoşlanır. Başkasının öne çıkmasından rahatsız olabilir. Hatta hizmet-i imaniye gibi ulvî bir vazifenin içinde dahi fark edilmeden “Benim fikrim, benim gayretim, benim eserim, benim hizmetim” duyguları gelişebilir.
Tefânî ise bu noktada nefse şöyle bir ders verir:
“Maksat senin görünmen değil, hakikatin görünmesidir. Kardeşinin eliyle hizmet inkişaf ediyorsa, bundan kendi muvaffakiyetin gibi memnun ol.”
Bu bakımdan tevazu ile tefânî arasında ince bir derece farkı vardır. Tevazu, “Ben öne çıkmayayım” diyebilmektir. Tefânî ise bunun bir adım ilerisine geçerek, “Kardeşimin öne çıkmasından da memnun olayım” diyebilmektir.
KARDEŞİMİN BAŞARISI NEDEN BENİM BAŞARIM SAYILIR?
Bunun cevabı Risale-i Nur mesleğinin şahs-ı manevî anlayışında bulunmaktadır.
Aynı gayeye hizmet eden insanlar birbirlerinin rakibi değil, aynı manevî vücudun azalarıdır.
Bir bedende gözün güzel görmesi kulağın zararına olmadığı gibi, elin kuvvetlenmesi ayağın değerini azaltmaz. Çünkü bütün azalar aynı hayatın devamına hizmet etmektedir.
Kur’ân ve iman hizmetinde de kardeşlerden birinin güzel konuşması, diğerinin güzel yazması; bir başkasının insanlarla güzel münasebet kurması veya başka bir kardeşin fedakârlığı, şahs-ı manevînin müşterek servetidir.
Bu sebeple kardeşinin meziyetinden rahatsız olmak yerine onunla “şâkirane iftihar etmek”, ihlâsın önemli bir alametidir.
İnsan zaman zaman kendisine şu soruyu sormalıdır:
Bir kardeşim benden daha fazla takdir edildiğinde gerçekten sevinebiliyor muyum?
Bu soru, nefsimizin hizmet içerisindeki gizli payını anlamak bakımından ciddi bir muhasebe vesilesidir.
“MESLEĞİMİZİN ESASI UHUVVETTİR”
Dördüncü Düstur’un en dikkat çekici ifadelerinden biri de şudur:
“Zâten mesleğimizin esası uhuvvettir.”
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur hizmetindeki münasebeti baba-evlat veya şeyh-mürid ilişkisi........
