Ta'lîkât tan Zihne
Bismillah
Zihin, tehlikeler ve korkular altında kendi içindeki manevi huzuru ve nizamı koruyabilen bir hassasiyete sahiptir.
Misalimiz, Birinci Dünya Savaşı... Cephede, Üstadımız Said Nursi hazretlerinin ve talebesinin sadık kâtipliğiyle Hıfzı ilahîyle muhafaza edilmeleri.
Molla Habib, Üstadım Bedîüzzamân’ın ilk Nur katibidir.
Ta’ lîkât kitabini yazan talebesidir.
Ta’lîkât kavramı, bir eserin derinliklerindeki gizli manaları, ince nükteleri ortaya çıkarmak için düşülen şerhler ve kıymetli notlar anlamına gelir. Bombalar yağarken bile bir zihin nizamı kurma ve o ince nükteleri feda etmeme gayreti, aslında insan bilincinin bir sırrını gözler önüne serer: Bilinç ve zihin, bulunulan mekâna, maddenin baskısına ve etraftaki kaosa bağlı değildir. Dışarıda bedenleri tehdit eden bir savaş varken, bilincin o mekândan sıyrılıp bambaşka bir nizam dairesinde hüküm sürebilmesi, onun maddeden çok daha yüksek bir kaynaktan beslendiğinin ispatıdır.
İnsan Kâinati anlamlandırmak, fiziksel dünyayı çözmek yıldızların haritasını çıkarmak için bu tarz zihinsel teraziler inşa etmiştir. Bu ölçülerin en köklüsü olan mantık ilmi, aklı yanılmaktan koruyan rasyonel bir pusuladır. Ancak bugün bilimin, felsefenin ve hayat tecrübelerimizin karşısında duran asıl büyük muamma; bu terazinin kendisi, yani en zor anlarda bile düşünce üreten ve o manevi nükteleri hisseden o içsel öz olan bilinç..
Bilinç; bir bilgisayar gibi sadece kendisine verilen verileri işleyen ruhsuz bir mekanizma değildir. O, dış dünyayı bir ekran gibi yansıtan bir ayna olmanın ötesine geçerek; o aynanın derinliklerinde, dışarıda fiziksel olarak hiç var olmamış mantıksal yapılar inşa eden, hayata anlam ve derinlik katan bir mimardır.
Ta’lîkât eserinde İlmin tarifi bölümünde “İlim, bir şeyle alakalı akılda meydana gelen sûrettir” der.
Dışarıda ki nesne zihnimizde soyut bir form, bir gölge bırakır.
Bugün nörobilim ve fizik bu tanımı kendi diliyle, doğrular. Kafamızın içindeki karanlık odada et parçasından ibaret olan beynimizin ne gözü vardır ne de kulağı. O, dış dünyayı hiçbir zaman doğrudan göremez ve dokunamaz. Gözümüze çarpan ışık dalgaları retinadaki fotoreseptör hücreler tarafından, kulağımıza gelen ses dalgaları ise işitme sinirleri tarafından elektrik sinyallerine tercüme edilir.
Bir insan beyni incelendiğinde 86 milyar nöron ve aralarındaki kimyasal reaksiyonları görülmektedir. Orada bir gülün “kırmızısı”, kahvenin “sıcak kokusu” ya da bir insanın “yüz hatları” atomik bir nesne olarak mevcut değildir. Beyin, dışarıdaki Kâinatı içeriye elektriksel sûretler halinde tercüme eder.
İlmi mantığın “akıldaki sûret” dediği şey ile sinirbilimin “nöral temsil” dediği şey aynı hakikate çıkar. Biz dış dünyanın ham maddesiyle doğrudan temas kurmayız; sadece zihnimizde uyanan o sûretlerin dünyasında yaşarız.
Dış dünya ile doğrudan temas kurduğumuzu zannetmek, bir pencereden dışarıya, sokağa bakmak gibidir; sanki gözümüz bir camdır ve dışarıdaki her şey olduğu gibi içeri giriyordur.
Oysa gerçekte olan şey, bir televizyon ekranı izlemektir. Şöyle düşünelim:
Dışarıda bir kamera sokağı kaydeder. Kamera sokağın kendisini değil, sokağın ışığını alır ve onu kabloların içinden geçen elektrik akımına dönüştürür.
Televizyon ekranı ise o elektrik akımını alır, çözer ve önüne renkli piksellerden oluşan bir “görüntü” koyar.
Sen ekrana bakıp “Sokağı görüyorum” dersin ama aslında gördüğün şey sokağın kendisi değil, televizyonun elektrik sinyallerinden inşa ettiği bir ekran görüntüsüdür.
İşte dış dünyadaki her şey; ışık dalgaları, ses titreşimleri, atomlar Kâinatın ham maddesidir. Gözümüz, kulağımız birer kamera gibi o ham maddeyi yakalar ve anında elektrik sinyaline tercüme eder. Kafamızın içindeki o karanlık odada duran beynimiz, dışarıdaki ham maddeye hiçbir zaman doğrudan dokunamaz. O sadece sinirlerden gelen o elektrik sinyallerini okur ve zihinde renkli, sesli, sıcak bir ekran görüntüsü oluşturur.
Biz işte dışarıdaki o ham maddede değil, bilincimizin o sinyallerden inşa ettiği ekran görüntüsünün yani sûretlerin içinde yaşarız.
Fiziksel olarak dış dünyada sadece görünmez ışık dalgaları ve havada uçuşan atom molekülleri vardır. Dışarıda kendi başına duran bir “kırmızılık” veya “yağmur kokusu” diye bir madde yoktur.
O görünmez ışık dalgası gözümüze çarpıp elektrik sinyali olarak içeri girdiğinde, bilincin o ruhsuz dalga boyunu alır ve ona “kırmızı” rengini giydirir. Havadaki o kuru molekül burnuna geldiğinde, bilincin ona “yağmur kokusu” keyfiyetini verir.
Dışarıdaki dünyada sadece sessiz, renksiz, kokusuz dalgalar ve parçacıklar akarken; bilinç o dünyaya renk, koku, ses, sıcaklık, şeair sevgisi ve maneviyat üfleyerek onu muazzam bir saraya dönüştürür.
“Biz dış dünyanın ham maddesiyle doğrudan temas kurmayız” demek; biz dışarıdaki o çıplak ışık dalgalarına veya kuru atomlara doğrudan dokunmayız demektir.
“Sadece zihnimizde uyanan o sûretlerin dünyasında yaşarız” demek ise; biz bilincimizin o ham maddeyi alıp kendi içinde renklendirerek, tatlandırarak ve anlamlandırarak kurduğu o muazzam içsel alemin içinde yaşarız demektir.
Bilinç işte bu yüzden bir mucizedir; dışarıdaki o ruhsuz, mekanik ham maddeyi alır ve senin ruhun için yaşayan, hissedilen, imtihan olunan anlamlı bir kâinat sûreti haline getirir.
Peki zihnimiz bu elektrik sinyallerini ve suretleri aldıktan sonra nasıl bir mimarlık yapar?
Ta’lîkât bu sûretleri temel olarak ikiye ayırır: Tasavvur ve Tasdik. Bu süreçlerin yapı........
