Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
Kendi Trajedisine Sıra Gelmeyen Bir Mektup
Bir insanın kendi özgürlüğü tehdit altındayken devlete, hukuka, adalete, hürriyete üzülmesi kolay şey değildir. Hele hakkında 15 ila 20 yıl hapis istenirken, kendi trajedisine sıra gelmeyecek kadar memleketin çöküşüne sızlanması hiç kolay değildir. Bu yüzden Necati Özkan’ın mektubu, bizim konforumuzu, suskunluğumuzu, alışkanlıklarımızı, ideolojik körlüklerimizi, tarafgirliğimizi, “bana dokunmayan” rahatlığımızı gösteren bir ayna.
Geçtiğimiz hafta Silivri Cezaevi’ndeydim. Casusluk davasının iddianamesini ve bilirkişi raporlarını okumuş, sanıkların bir kısmıyla da görüşmüştüm. Görüşemediklerimden biri, daha önce hiç tanımadığım Necati Özkan’dı. Duruşması devam ettiği için cezaevinde, koğuşunda değildi. Birkaç gün sonra 17 Mayıs tarihli, el yazısıyla yazılmış üç sayfalık bir mektup elime ulaştı.
65 yaşında, 42 yıllık bir iletişim danışmanı. Şirketini bu süreçte kapatmak zorunda kalmış, onlarca çalışanı ise işsiz. 65. yaşına bir hücrede girdi. Hakkında “siyasal veya askerî casusluk” suçlamasıyla 15 yıldan 20 yıla kadar hapis isteniyor. İddianame ise hukukilikten çok siyasi niyet beyanını andıran, ceza hukukunun temel ilkelerini tersyüz eden trajik bir metin. Doğrusu, asıl hedef Necati Özkan da değil, o kurguya uygun olduğu gerekçesiyle seçilmiş bir kurban. Ama Necati Bey mektubunda önce kendi mağduriyetini anlatmıyor. Kendi davasının ayrıntılarına gömülmüyor. Dışarıda kalanlara, hâlâ söz söyleyebilenlere, hâlâ duyabilenlere bir hatırlatma yapıyor. Cesare Beccaria‘nın “Haksızlığa karşı çıkmazsan, o haksızlığı sen yapmış olursun” anlamındaki sözünü taşıyor satırlarına. Tunuslu Hayreddin Paşa’nın “adil hükümdar değil, adil sistem” fikrini hatırlatıyor. Sonra da kendi cümlesini bırakıyor: “Asla pes etmeden, asla umudumu kaybetmeden sabrediyorum.“
Mektubun en çarpıcı yanı, bir insanın kendi kişisel felaketini aşarak konuşabilmesi. Çünkü çoğu zaman haksızlığa uğrayan insanın bütün dünyası kendi dosyasına, acısına ve savunmasına yönelir. Bu anlaşılır bir şeydir. İnsan, hayatı elinden kayarken önce kendini düşünür. Önce kendi hürriyetini, ailesini, emeğini, itibarını, yarınını korumaya çalışır.
Fakat bu mektupta başka bir şey var.
Necati Özkan, kendi başına gelenin ağırlığını gizlemiyor ama o ağırlığın içinden ülkenin kanayan yarasına bakıyor. “Hakikatin, hukukun, adaletin ve hürriyetin yok edildiği bir ülkede devlet nasıl devam eder, nasıl ayakta kalır?” diye soruyor. Bu soru, bir sanığın savunma refleksiyle kurulmuş bir soru değil. Bu soru, devlet fikrine, hukuk düzenine, milletin ortak geleceğine dair derin bir endişenin dışa vurumu.
Bir insanın kendi özgürlüğü tehdit altındayken devlete, hukuka, adalete, hürriyete üzülmesi kolay şey değildir. Hele hakkında 15 ila 20 yıl hapis istenirken, kendi trajedisine sıra gelmeyecek kadar memleketin çöküşüne sızlanması hiç kolay değildir.
Bu yüzden Necati Özkan’ın mektubu, aynı zamanda dışarıdakilere tutulmuş bir aynadır. Bizim konforumuzu, suskunluğumuzu, alışkanlıklarımızı, ideolojik körlüklerimizi, tarafgirliğimizi, “bana dokunmayan” rahatlığımızı gösteren bir ayna.
Bugün Türkiye’de birçok insanın adaletsizlik karşısında ilk tepkisi artık irkilmek ve tepki göstermek değil, pozisyon almak oluyor. “Kim mağdur?” diye bakılıyor önce. “Bizden mi, onlardan mı?” diye soruluyor. Haksızlık, ancak kendi mahallesine değdiğinde haksızlık sayılıyor. Başkasına yöneldiğinde ya susuluyor ya da hemen bir gerekçe bulunuyor. Oysa hukuk tam da burada başlar; sevmediğimiz kişiye yapılan haksızlığı da haksızlık sayabildiğimiz, fikrini paylaşmadığımız insanın hakkını da kendi hakkımız kadar savunabildiğimiz, beğenmediğimiz birine uygulanan kuralın, yarın beğendiğimiz birine de uygulanabileceğini idrak ettiğimiz yerde.
Kötülüğün Sıradanlığı, Vicdanın Sessizliği
Hannah Arendt, Eichmann davasını izlerken kötülüğün her zaman şeytani yüzlerle ortaya çıkmadığını fark etmişti. Asıl ürpertici olan, kötülüğün çoğu zaman sıradan insanlar eliyle, sıradan görevler gibi yerine getirilmesiydi. Çünkü dehşet uyandıran kötülük insanı uyandırabilir; fakat kötülük sıradanlaştığında toplum uyuşur.
Türkiye’nin son yıllardaki en büyük kaybı biraz da burada aranmalıdır. En ağır kötülükler artık irkilmeden yapılır oldu. Daha vahimi, irkilmeden seyredilir oldu. İnsanlar, haksız tutukluluklara, keyfi yargılamalara, Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmamasına, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına, seçilmişlerin iradesinin yok sayılmasına, kayyımlara, soruşturmalara, itibarsızlaştırma kampanyalarına, medya eliyle kurulan infaz düzenlerine alıştı.
Alışmak, çoğu zaman kabul etmekten daha tehlikelidir. Çünkü kabul eden kişi hiç değilse ne yaptığını bilir. Alışan kişi ise artık neye razı olduğunu bile fark etmez.
Bugün ülkede “adalet”, “hak”, “hukuk”, “kul hakkı”, “hürriyet” gibi kelimeler hâlâ dolaşımda. Fakat bu kelimelerin büyük kısmı yorgun, yıpranmış, içi boşalmış kelimelere dönüştü. Söyleniyorlar ama bağlayıcılık üretmiyorlar. Vaaz ediliyorlar ama hayata geçmiyorlar. Slogan oluyorlar ama sorumluluk olmuyorlar.
Bir insanın yıllarını hapis tehdidi altında........
