We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Vicdani ve deneme

3 0 0
03.03.2021

Üzerinde bir toplumsal mutabakat sağlamadığımız, ideolojikleştirilmiş toplumsal mühendislik projelerinin anayasal koruma altına alınıp tartışma dışı bırakılması ve kanunların da bu dogmalaştırılmış alanı ceza-i müeyyidelerle korumaya araç kılınması hukukiliğin garantisi olmayı bırakın, sürekli adaletsizlik üretmeye matuftur.

“İnsan Hakları” ve “Adalet” ile ilgili hem felsefe ve kelam hem de fıkıh ve hukuk alanlarında ciddi bir literatür söz konusudur. Hukuk ile kanun arasındaki ilişki ve gerilim ve/ya doğal hukuk-pozitif hukuk ayırımı ile ilgili de geniş bir literatür mevcuttur.

Tüm bu alanlar siyasetten de bağımsız değildir. Öyle olduğu içindir ki ‘hukuki pozitivizm’ tanımlaması kanunların, siyasal iktidarın/resmî ideolojinin ve kurumlarının korunmasının hukukun özde amaçladığından üstün olduğu varsayımını içrektir. Konjonktürel ve ideolojik olarak devletin bireyden üstün tutulduğu bütün anayasal sistemlerde de süreç bu çatışmanın konusu olarak işlenir.

“İnsan Hakları emperyalizmi”nden bahsedilir. Meselenin bir tarafında, kendi toplumlarına hak olarak gördüğünü başka toplumlara tanımama, diğer tarafta, eşitsiz ilişkilerde, ilişkiye geçilmiş olana karşı kendi yakaladığı seviyeyi bir sopa olarak kullanma gerçeği vardır.

“İnsan” ve “hak” kavramlarının da nasıl tanımlandığı önemlidir. Birileri “insan insanın kurdudur” derken; başka birileri buna itiraz edebilir. Birileri insanı doğuştan iyiliklerle malul görürken, diğerleri doğuştan kötücül ve günahın kefaretini ödemesi gereken, başka birileri de hem iyilik hem kötülükle harmanlanmış bir şekilde, özgür seçimin kendisine bırakıldığı bir varlık olarak tanımlayabilir.

Birileri sadece “insan hakları”nı yeterli görürken, başkaları “sadece haklar değil sorumluluklar”dan bahis açabilir. Hatta kadimde tanımlandığı üzere birbiriyle bağlı haklar ve sorumlulukları üçe ayırıp “Hukukullah/Allah’ın hakları”; “Hukukunnefs/Nefsin hakları”; “Hukukunnas/İnsan hakları” olarak farklı bir medeniyetin tanımlarını öne çıkarabilir.

“İnsan”ı inşa eden kavramlar dizgesi burada önem kazanır. Pozitif özgürlükler-negatif özgürlükler tartışması da. Özgürlüğün kökeni de ne olduğu, sınırlarının nerede başlayıp bittiği de felsefenin, hukukun, siyasetin konularıdır aynı zamanda.

Haklar çıtasının yakalanması da yetmez. Bazı medeniyetlerde “haklardan feragat” söz konusudur mesela. Aynı medeniyet buna “ihsan” der. Hakkı olandan vazgeçmek olarak görür ve bunu yüceltir. Bu konu, sadece bir üst otoriteye ya da hümanizmaya bağlı vicdanın değil, hukukun da müktesebatında yer alır; siyasetin de.

“Suç” ve “Ceza” da öyle. Neyin, nasıl, hangi süreçte “suç” olarak tanımlanacağı, karşılığının ne olacağı, işlendikten sonra bir ıslah sürecinin de konusu olup olmayacağı hep içinde olunan medeniyet seviyesinin, ortak merhamet duygusunun, ilahi buyrukların, toplumsal empati düzeyinin, insanlığın ortak tecrübesinin, kültürün ve vicdanın konusudur aynı zamanda. Genellikle bu konuda pozitif siyaset galebe çalsa da hem ideal olan hem de insanlığın faydasına olan budur.

Bu bir belirsizlik/görecelilik emaresi değildir. Bu seviyeye temel oluşturan unsurlar, tarih boyunca elde edilen tecrübelerin postulat ve norm haline gelmiş ilkeleridir.

Mesela Ebu Hanife “İsmet Ademiyyetledir” derken böylesi bir mihenk taşına dayanmaktadır. İfade, insanın doğuştan sahip olduğu dokunulmazlıkların herhangi bir dini, etnik, mezhebi, ırksal, coğrafi ayrımcılığa tabi tutulmadan sırf insan olması hasebiyle çiğnenemez ve korunması zorunlu olduklarına atıf yapmaktadır.

Bilahare gelişen tartışmalarda, Şafilerin, toplumsal sözleşmeye atfen, devletin tebasıyla arasındaki sözleşmeye dayanarak bu hakları korumasının zorunluluğunun altını çizerlerken; Hanefilerin, bunun için bir sözleşmeye gerek olmadığı, devletin bu konuda şartsız koşulsuz bir zorunluluğu olduğu, hatta eğer gücü yetiyorsa dünyanın öbür ucundaki bir insanın ayağına diken batsa gidip onu çıkarmakla yükümlü olduğuna dair yaptıkları tartışmalar insanlığa önemli birikimler sunmuştur.

Bu mekasıduşşeria ilkeleri mucibince olsa gerek, mesela Hindistan’a giden Müslümanların ‘dul kadınların kocalarının cenazesinde yakılması’ geleneği dışında o toplumun kültür ve örfüne dönük herhangi bir engel ve baskı oluşturmamaları da gayet bilinçli bir medeniyetsel birikimin uzantısıdır.

Her ne kadar reel siyaset, olabildiğince bu ilkesel platformu hile-i şeriyyelerle dumura uğratmaya gayret etse de müktesebatın kendisi Orta çağ’da da olabildiğince farklı medeniyetlere etki etmiştir. Beş temel dokunulmazlıktan üçünü sayıp mealen “şüphesiz biz bu konuda Müslümanlardan çok şey öğrendik” diyen Locke gibi klasik liberallerin yalnız olmadıkları da bilinmektedir.

Bu müktesebata, özellikle son iki yüz yıl boyunca eklenen alt metinler, insanlığın tecrübî birikimini yansıtmakla birlikte, yazının başında değindiğimiz felsefi farklılıklarla ilgili tartışmalar halen devam edegelmektedir.

Müktesebatla Uyuşmayan Pratiklerimiz ve Adaleti Sağlamanın Zorluğu

Felsefi farklılıklar bir yana (ki o farklılıklar, başkaca sonuçlar doğuran aynı medeniyet içi ekoller için de geçerlidir) bugünkü pratiklerimizle ilgili zaaf ve çelişkilerin nedenlerini masaya yatırmak önemlidir.

Önce şunda anlaşmak gerekir ki, elimizde bugün, tartışmaya mahal bırakmayacak düzeyde kesinlik içeren ilkeler mevcuttur. Mesela bugün hiç kimse ‘can, mal,........

© Perspektif


Get it on Google Play