menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Güzel Cevaplarımız Var Ama Zor Sorularımızla İlgili Değil

3 0
previous day

Güzel Cevaplarımız Var Ama Zor Sorularımızla İlgili Değil

Güzel Cevaplarımız Var Ama Zor Sorularımızla İlgili Değil

Bir antropolog, kültürü “zamanı bağlamak” olarak tarif etmişti. Bugün, zamanı bağlayamadığımız, kuşaklar arası ilişki ve işleyişi kurup aktaramadığımız bir “tarihin sonu”ndayız. Ekonomide, siyasette, teknolojide, gündelik hayatın organizasyonunda etkilerini yıkıcı şekilde hissettiğimiz bu durum, bize mevcudu anlamlı bir şekilde okumanın gerekliliğini söylüyor.

İnsanın yeryüzündeki macerası, sonu olmayan bir adaptasyon süreci esasında. José Ortega y Gasset’in çarpıcı tespiti bu hususun altını çiziyor olsa gerek: “İnsanın doğası yoktur, tarihi vardır.” Bitmek bilmeyen bir değişimin, dizginlenmeye gelmeyen başkalaşımın mantığı da imkânı da buradan hayat buluyor. Yaptıklarımız anlamsızlaşıyor, ihtiyaçlarımıza cevap vermiyor, yeni durumlar, gereksinimler ortaya çıkıyor. Bu ilişki içinde biz dönüşüyoruz, başka arayışların içine giriyoruz. Kaçınılmaz, hikâyemizin doğasında olan şeylerden bahsediyorum. Elbette bunun pürüzsüz ilerlediğini söylemek mümkün değil. Tersine çok sancılı, çok zorlayıcı, alt üst edici oluyor çoğunlukla. Hele hele tarihin kritik anlarında ise bu, büsbütün sürtüşmeye, anomik, belirsiz, tehditkâr bir vaziyete bürünüyor. 

İnsanlık tarihinin muhtemelen son iki yüzyılı, az zamana çok şeyin sığdırıldığı bir aralık olarak not edilecektir. Tarihçi İlber Ortaylı 19. yüzyıl için “İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı” ifadesini kitabına başlık yapmıştı. Ancak dikkatli bir bakış, en uzun yüzyılın diğer toplumlar/devletler için de geçerli olduğunu rahatlıkla iddia edebilir. Bünyesine iki dünya savaşını sığdıran 20. yüzyılın daha az uzun olduğunu söylemek mümkün mü? Ya henüz ilk çeyreğini doldurduğumuz 21. yüzyıla ne demeli? Onun çok daha uzun geçeceği gidişatından belli değil mi? Aytmatov’un “Gün olur asra bedel” başlığına nazire yapılsa “asır var bütün tarihe bedel” denilebilir gibi bir eşikteyiz sanki. Hız ve değişim, artık içinde bulunduğumuz dönemin tanımlayıcı ifadeleri. Böyle bir gerçeklik içinde eldekini nasıl muhafaza edeceğiz, yitip gidenlerin, işlevsizleşenlerin, anlamsızlaşanların yerine neyi, nasıl ikame edeceğiz? Hangi hazırlıkla, hangi donanımla? 

İnsanlığın içinde olduğu hız ve değişim düzeyi belirli limitleri aşmışsa, artık ne kültürün ne de tarihin anlamlı olduğu başka bir düzleme geçilmiş gibi, çok radikal bir kopuşa yol açıyor. Bugün geldiğimiz noktada karşı karşıya olduğumuz gerçeklik budur. Hoş, “tarihin sonu” şeklinde iddialı bir meydan okumaya da muhatap olmuştuk. Bugün bu meydan okumanın kendisinin de son bulduğunu, muştuladığı ideolojik-ekonomik modellerin bir çöküşle cedelleşme içinde olduğunu söylemeye gerek yok. Fukuyama’nın tezinde dile getirdiği anlamda liberal-kapitalist düzen lehine son sınırlarına ulaşan bir “tarihin sonu”ndan bahsetmek mümkün değil elbette. Ancak insan türünün temel alamet-i farikası olan tarihin mevcudiyeti, bir kriz olarak önümüzde. Yaşadığımız bazı hususlar, farkında olmasak da, bu krizin birer yansıması. Bir birikimden, tecrübe aktarımından, kurumsal devamlılıktan bahsetmenin son derece güçleştiği bir akışkan evredeyiz. Pürüzsüzlüğün en belirleyici husus olarak öne çıktığı bu evrede insanları birbirine bağlayacak, toplumun, toplumsalın güven-aidiyet temelinde organizasyonuna yol verecek düzlemden yoksun durumdayız. Bu gerçekliğin ürettiği komplikasyonları, krizleri yerli yerine oturtarak anlamak yerine bildiğimizde ısrar eden bir varoluş biçimiyle yolumuza devam etmek istiyoruz. Tam da kriz anlarının getirdiği bu tarz refleksif tavır, psikolojik gereksinimimize karşılık gelmekle birlikte esas itibariyle gerçekliği görmezden gelen niteliği nedeniyle sorunları büyüten, kronikleştiren bir duruma sebebiyet veriyor. O halde meselenin gelip tıkandığı yere biraz daha yakından bakalım.

Gerçekler İçin Kötü Olan

Hegel, tarihin ve doğanın belirli bir mantık çerçevesinde ilerlediğini iddia eden devasa bir sistem kurmuştur. Rivayete göre bir gün öğrencisi veya eleştirmeni gelip,”Efendim, anlattığınız teori çok güzel ama doğadaki gerçekler sizin teorinize uymuyor” der. Hegel hiç istifini bozmadan şu meşhur yanıtı verir: “O zaman gerçekler için çok kötü!” (Umso schlimmer für die Tatsachen!)

Bizim hikâyemizdeki esas düğüm burada. Gerçeklere teslim olursanız sizin bir anlamınız olmaz. Gerçeklerle bağınızı koparırsanız kendi varlığınızı, tarihinizi anlamlı........

© Perspektif