İÇLERİNDEN ÇIKAN FÂNÎYE UYMAK
İÇLERİNDEN ÇIKAN FÂNÎYE UYMAK
Bütün peygamberlerin –ortak kaderleri olarak– toplumlarından duyduğu bir soru şudur: “Biz kendi içimizden çıkan bir fânîye mi uyacağız.”[1] Aynı şeyi Mekke müşrikleri Hz. Peygamber için de söylemişti: “Bu nasıl peygamber ki [diğer ölümlüler gibi] yiyip içiyor, çarşı-pazar dolaşıyor?”[2] Anlaşılıyor ki, toplum ilâhî bir mesajın “kendi içlerinden biri”, yani kendileri gibi ölümlü biri tarafından tebliğ edilmesini tuhaf karşılamaktadırlar. Bunun nedeni beşerî gelişmenin herhangi bir safhasında bulunan insânların kendileriyle aynı sosyal ve kültürel arka plânı paylaşan bir kişi tarafından tebliğ edilen ve özellikle de insânın aklına ve ahlâkî duyusuna hitap ettiği için herhangi bir esrarlı olağan-dışılık taşımayan dinî tebligata karşı besledikleri güvensizlikten kaynaklanmaktadır..
Âd kavmi soyundan gelen Semûd kavmi de aynı itirazı yapan toplumlardan birisidir ve Kur’ân’ın anlattığı dönemde Hicaz’ın kuzey ucunda, Suriye sınırına yakın bir yerde yaşamışlardır. Bu topluma peygamber olarak gönderilen Hz. Sâlih –diğer peygamberler gibi -“Ey kavmim! Yalnızca Allah’a kulluk edin; O’ndan başka ilâhınız yok” çağrısını tekrarlasa da kavmi tarafından kendisine olumsuz tepkiler verilmiş ve tebliği dikkate alınmamıştır. İşte Kamer/23-31. âyetleri Semûd kavminin kıssasını bize anlatmaktadır: “Semûd [kavmi de] bütün uyarılarımızı yalanlamıştı; ve şöyle demişlerdi: Biz kendi içimizden çıkan bir fâniye mi uyacağız? O takdirde biz mutlaka hataya ve ahmaklığa dûçâr oluruz! Neden içimizden bir tek o’na [ilâhî] öğüt ve uyarı indirildi? Hayır, o küstah bir yalancıdan başka bir şey değil!”[3] Görülüyor ki; Semûd kavminin müşrikleri Hz. Sâlih’i sadece yalancılıkla değil, kibir/küstahlık/şımarıklıkla da suçlamışlardır. Üstelik onu küçük görmüş ilâhi bilginin/zikrin neden ona indirildiğini de dillerine dolamışlardır.
Bu gelişmeler üzerine devâm eden âyetlerde şöyle denilmiştir: “[Allah:] ‘Onlar yarın kimin küstah ve yalancı olduğunu görecekler!’ dedi, Bak [ey Salih,] Biz bu dişi deveyi onlar için bir sınama olsun diye gönderiyoruz; sen onları sadece seyret ve sabırlı ol. Onlara [kuyu] sularının aralarında paylaştırılacağını bildir; her birine eşit paylar [şeklinde.]”[4] Kamer/26. âyette “yarın” diye çevrilen “ğaden” kelimesi Klâsik Arapça’da çoğunlukla göreceli bir yakın gelecek için kullanılır ki bu da “zamanla” veya “yakında” olduğu kadar –lafzî mânâda– “yarın” anlamlarını ifâde eder. Bu nedenle –bütün otoriteler tarafından işaret edildiği gibi– söz konusu terim, yukarıdaki bağlamda bu sûrenin birinci âyetinde “yaklaştığı”ndan söz edilen Son Saat ile ilgili olarak da kullanılmış olabilir.
Sınama için Semûd kavmine gönderilen “dişi deve”ye gelince, bu deveden Hud/64. âyette “nakatullah” yâni Allah’ın devesi olarak da bahsedilmektedir. Tefsirlerde bu dişi devenin mucizevî bir yapıda........
