Bırakılmaktan yapılma bir adamın şehir rehberi
Neden şiirler bu kadar keskin ve sert bir şekilde kesiyor uyuşmaktan bezgin damarlarımızı? Hangi yöne dönsem şairin telaşı sanki antik bir telaş gibi duruyor. Ne yöne baksam mısrasını yitirmiş bir toplumun kendine yabancılaşmasının izlerini görüyorum. İçimizde şiir ırmakları gümrah bir şekilde akmıyor artık. Hayata yabancılaşmış, adeta ustalaşmak bir yana çırak bile çıkamamış bir beceriksizlikle, kenarına bile yanaşamadığımız o hayatın dışından yürüyoruz. Dün neyin kavgasını veriyorduk, bugün hangi ruhsuz düzenin zabiti, kâtibi ya da gardiyanı olduk; bilemiyorum.
Ancak bildiğim bir şey var: Modern zamanın devasa çarkları arasında atılan her adım, gürültülü bir çığlığın yutkunuşudur. Şehir, yüksek binaları, neon ışıklı tabelaları ve bitmek bilmeyen insan akışıyla kusursuz bir uyum illüzyonu sunar; oysa bu pürüzsüz yüzeyin altında, her gün binlerce ruh sessizce parçalanır. İsmet Özel’in “Kan Kalesi” şiirinde yankılanan o ağır gerçeklik, mısrasını kaybeden çağımızın antropolojik tanımı gibidir: "Artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım / böğrümde kambur çocuklardan bir payanda."
İnsan, doğduğu andan itibaren inşa edilen bir varlık mıdır, yoksa terk edildikçe, eksildikçe ve kenara fırlatıldıkça biçim alan bir enkaz mı? Günümüz dünyasında ikinci şık, kaçınılmaz bir varoluş normuna dönüşmüştür. Modern insan, topladığı başarılar veya kurduğu steril ilişkilerden değil; geride bıraktığı ve kendisini bırakan yıkıntılardan teşekkül eder. Bırakılmak, artık sadece bir ilişkinin bitişi değildir; nesnelere, fikirlere, hırslara ve en nihayetinde kendi masumiyetine geç kalmanın somutlaşmış halidir.
Şehrin dehlizlerinde yürüyen insan, bu terk edilmişliğin haritasını üzerinde taşır. Bedenin her köşesinde patlayan urlar -biraz köylü, biraz Doğu, biraz makine- dünyanın ritmine ayak uyduramayanın özgül ağırlığıdır. Metropol, kendi steril estetiğine uymayan her şeyi pürüz olarak görür. Oysa o pürüzsüzleşme çabası, içimizdeki gümrah akması gereken şiir ırmaklarını kurutur. Bahar geldiğinde, herkesin içini kışkırtan o diriliş neşesi, bırakılmaktan yapılma adam için bir kangrene dönüşür. Çünkü doğanın yeniden doğuşu, insanın kendi çürümesini yüzüne çarpan kör bir usturadır.
Urlarımızı kesmeye çalışırız; geçmişimizi, taşralılığımızı, incinmişliklerimizi ve çağa uymayan duygusallıklarımızı kör usturalarla doğrarız. Fakat onlar kopmaz. Kopmadıkları gibi, bizi şehrin asfaltında dolaştırır, ayak bileklerimize kadar yükselen o insan tortularının, tükenmiş beklentilerin içine çeker. Şehre yabancılaşan ama ondan kaçamayan insan, kendi hakikatinin çırağı bile olamadan sistemin zabiti haline gelir.
Biliyoruz ki bu metropollerde kimse kimsenin elini tutmuyor. Yağmurun tıpırtısına........
