Bir anlık hayretin girdabından yükselen iç ses!
Günlerden bir gün, bitkin ve meşgul gönüllerin arasında trene doğru adımlarımı usulca atarken, önceleri istasyon duvarlarında asılı olmayan resim galerisine ilişti gözlerim…
Renksiz, nefessiz ve bîhiss olan o gri duvarlar, küçük ellerde bulunan kalemin anlamlı darbeleri sayesinde mütenevvi renklerle tekrardan hayat bulmuştu sanki…
Duvarda asılı olan resimlerin her biri, yaşı ufak fakat hayalleri ve yürekleri büyük çocukların parmaklarından çıkmış eserler olduğu, hemen fark ediliyordu çoraklaşmamış gönüllerce…
Treni unutmuş, hayatın sahte koşuşturmasından kopmuş ve buradan olmayan hiss-i düşünceler içinde boydan boya asılı resimleri incelerken gözlerim, aynı zamanda bu resimleri çizen çocukların merak ve heyecanıyla dolmaktaydı yüreğim. Fırça ve kalemleriyle oluşturdukları bu renkli evrende kaybolurken zihnim, yaşadığımız hayata çocukların gözünden bakarak onların dünyasına adım atmaktaydı ruhum…
Bir uçtan diğer uca uzanan resimleri ve bu eserleri oluşturan çocukların hayallerini zihnime kazırken, bir an duraksayıp etrafıma bakınmak istedim; acaba benden başka bu güzellikleri fark eden, fark edip zaman ayırarak düşüncelere dalan var mı diye… Ne yazık ki; o duvarda hiçbir şey yokmuşçasına diğer solgun günlerde oldukları gibi ilerlemeye devam eden ama aslında ilerler görünseler de kendi içlerinde gerilemeye yüz tutmuş insan-cık-lar vardı etrafta…
Bu cansız tabloya bakarken hüzünle anladım ki; insan-oğlu, ölü gibi yaşamayı ne kadar ustaca başarabiliyor. Bedenleri, mekanik birer robot misali oradan oraya hareket etse de ruhları, yürekleri, duyguları ve hisleri, kısacası insanı insanlık bilincine/şuuruna ulaştıracak tüm değerleri/erdemleri ya ölmüş ya da ölmek üzereydi türdeşlerimin…
Demek ki ölü gibi yaşayan........© Milli Gazete
