menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Unutulan haramlardan biri: Müslüman esiri ölüme terk etmek (3)

10 0
thursday

Düşman elindeki Müslüman esirlerin kurtarılması, dört mezhebe göre en önemli vaciptir. Bu uğurda yapılan tüm çalışmalar, cihad ibadeti kapsamına girer. Bu durum ilk dönem fıkıh kitaplarımızda şu şekilde özetlenmiştir: “Kâfirler, Müslüman bir kadını esir alıp kalelerine götürmek kastıyla yola revan olurlarsa onlar kaleye varmadan bu kadını kurtarmak bütün Müslümanlara farz olur. Bunun için nefîr-i âm yani genel seferberlik kuralları geçerlidir.” Buna göre hiç kimsenin emir beklemesine ya da kadın, çocuk, yaşlı ya da engellilik gibi mazeretlerin göz önünde bulundurmasına müsaade yoktur. Evin tek oğlunun ebeveyninden izin alması gerekmez.

Düşmanın eline esir düşen Müslüman’ın kurtarılmasının farz olduğu konusunda ittifak (icma) vardır. İbn Hazm’a (ö. 456/1064) göre “Âlimler şu konuda ittifak etmiştir: Esir bir Müslüman’ın sadece düşmana (ehli harp) para ödenerek serbest bırakılabileceği bir durumda esirin serbest bırakılması için o parayı ödemek farzdır.” Bugün Filistinli esirler, âlimlerin bu fetvalarına tabidir. Onların kurtarılması, tüm ümmetin boynunun borcudur. Onları kurtarmak için çalışan kişi, grup, dernek ya da devletler, Müslümanlar arasında kıyamete kadar iftiharla, şan ve şerefle anılacaktır. Öldükten sonra ise Hz. Peygamber’in emrini yerine getirmenin verdiği saadeti yaşayacaktır. Ancak Filistinli esirlerin birer birer idam sehpasına yürüdüğünü izleyerek bekleyenler, bu dünya da ahirette de yardımsız kalacaktır.

Hz. Peygamber, arkadaşlarını asla yalnız bırakmamıştır. Ona bağlı olan her kişi, cephede ölürse ailesinin sahipsiz kalmayacağını ya da esir düşerse peygamberin bir yolunu bulup onu kurtaracağını bilirdi. Onun sünnetine göre hiç kimse ölüme terk edilmezdi. Geceleri esirlerin tasasıyla uyuyamadığını ve her namazda onlara dua ettiğini herkes görürdü. Bu davranış tarzı, İslam davetçileri ve teşkilat mensupları için ne kadar da güzel dersler içermektedir. Dava kardeşini hayatın çileleri, meşakkatleri ve ekmek telaşesi arasında yalnız bırakmak, onun ekmeğe, kapitalizme ya da dünyaya esir düşürecektir. Esiri kurtarmak, en büyük sevaptır. Bir dava uğrunda mücadele edenlerin dava büyüklerini, davaya emek veren ilk öncüleri, dava erlerini ve yol arkadaşlarını esarete terk edip dünya zevklerine dalmaları ya da koltuk sevdasına düşmeleri düşünülemez. Onları kollayıp kollamak Peygamberimiz’in bize öğrettiği bir sünnettir.

Hz. Peygamber’in esir kardeşlerini kurtarmak için her yolu denediğini gösteren hadiselerden birisi, Velîd, Ayyâş ve Seleme isimli üç esirin kaçış hikâyesidir. Bu hikâye Müslümanlar için hem askeri hem de siyasi bir örnektir. Aynı zamanda esir kurtarma stratejisinin sistemli ve kontrollü şekilde yürütülüş tarzını gösterir. Bu isimleri gençlerimizin ezberlemesi için tam olarak yazmayı uygun görüyorum: Velîd b. el-Velîd b. el-Mugīre (ö. 8/629 [?]), Seleme b. Hişâm b. el-Mugīre (ö. 14/635), Ayyâş b. Ebî Rebî‘a b. el-Mugīre (ö. 15/636).

Velîd, Seleme ve Ayyâş’ın isimlerini uzunca yazmamızın ana nedenlerinden biri, aralarındaki akrabalık bağlarını çözümlemektir. İsimler arasındaki b. simgesi, oğlu anlamına gelmektedir. Buna göre her üçünün de el-Mugīre’nin torunu olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla her üçü de birbirlerinin amcaoğullarıdır. Üç genç, Kureyş kabilesinin Mahzûmoğulları koluna mensuptur. Kureyş kabilesinin on kolu bulunur ve Mahzûmoğulları bunların en güçlüsü ve itibarlısıdır. Bu kabilenin elindeki esirleri kurtarmak -üstelik- bu esirlerin Müslüman olarak kabilenin mevcut otoritesine karşı çıktığı göz önünde bulundurulduğunda oldukça zor, önemli ve cesurca bir davranıştır. Şimdi bu üç ismin özgürlük öykülerini ele alabiliriz.


© Milli Gazete