Erdoğan İsrail’e karşı savaşın cephesini değiştirdi
İsrail’in önde gelen stratejik araştırma merkezlerinden INSS’de yayımlanan son çalışma, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan değişimi son derece çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. İsrailli araştırmacılar artık Türkiye’nin İsrail’e yönelik politikasını sıradan diplomatik tepki, sert siyasi söylem veya dönemsel kriz olarak değerlendirmiyor. Tam tersine, Ankara’nın İsrail’e karşı sistematik ve uzun vadeli bir hukuki, diplomatik ve ekonomik baskı stratejisi yürüttüğünü düşünüyorlar. Bana göre makalenin en önemli tarafı tam burada: İsrail’in kendi stratejik çevreleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın söylemden eyleme geçtiğini ve Türkiye’nin elindeki devlet kapasitesini uluslararası alanda sonuç üretmek için kullanmaya başladığını açıkça kabul ediyor.
Türkiye-İsrail ilişkilerinde geçmişte çok ağır krizler yaşandı. 2010’daki Mavi Marmara olayı bunların en önemlilerinden biriydi. Ancak INSS’ye göre o dönemlerde Ankara ile Tel Aviv arasında ne kadar ağır siyasi tartışmalar yaşanırsa yaşansın, sonunda diplomatik bir uzlaşmaya dönülebileceği düşünülüyordu. 7 Ekim 2023 sonrasında ise bu denklem değişti. Erdoğan yönetimi büyükelçiyi geri çağırmak, birkaç sert açıklama yapmak veya geçici diplomatik yaptırım uygulamakla yetinmedi. Türkiye meseleyi uluslararası hukuk, ticaret, hava ve deniz ulaşımı, NATO, Birleşmiş Milletler ve uluslararası mahkemeler üzerinden çok daha geniş bir mücadele alanına taşıdı. INSS bunu ilişkilerde “yönetilebilir uzaklaşmadan fiilî stratejik kopuşa” doğru bir değişim olarak değerlendiriyor.
Bence Erdoğan’ın stratejisinin en dikkat çekici tarafı burada ortaya çıkıyor. Türkiye, İsrail’le askerî çatışmaya girmeden, asker göndermeden ve bölgesel bir savaş başlatmadan devletlerin sahip olduğu en güçlü araçlardan birini kullanıyor: uluslararası meşruiyet mücadelesi. Ankara’nın hedefi yalnızca Netanyahu hükümetini eleştirmek değil; İsrail’in eylemlerinin uluslararası hukuk kurumlarında tartışılmasını ve hukuki sorumluluk mekanizmalarının işletilmesini sağlamak. Türkiye Ağustos 2024’te Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına Uluslararası Adalet Divanı nezdinde müdahil oldu. Bunun yanında işgal altındaki Filistin toprakları ve Doğu Kudüs konusunda yürütülen hukuki süreçlerde de aktif tutum aldı. INSS’nin rahatsızlığı da buradan kaynaklanıyor: Ankara artık meydanlarda konuşan değil, uluslararası kurumların dosyalarına giren bir Türkiye hâline geliyor.
Erdoğan’ın başka bir hamlesi ise İsrail meselesini yalnızca Gazze sınırları içerisinde bırakmamak oldu. Türkiye, İsrail’in Suriye, Lübnan, İran ve Yemen’deki faaliyetlerini daha geniş bir bölgesel güvenlik problemi olarak tanımlıyor. INSS bunu özellikle vurguluyor ve Ankara’nın İsrail’e ilişkin “suçluluk çerçevesini” Filistin meselesinin dışına çıkarmaya çalıştığını savunuyor. Türkiye aynı zamanda İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na taraf olmamasını gündeme getirerek İsrail’in nükleer statüsünü de tartışmaya açıyor. Erdoğan’ın stratejisinin zekâsı bence burada: İsrail tartışmasını yalnızca Filistin-İsrail çatışması olmaktan çıkarıp uluslararası sistem, bölgesel güvenlik ve hukuk tartışmasına dönüştürmek. İsrail açısından bunun çok daha zor mücadele edilebilir bir alan olduğu INSS metnindeki kaygıdan da anlaşılıyor.
Türkiye bununla da yetinmedi. Ankara, İslam İşbirliği Teşkilatı’nı İsrail konusunda ortak tavır almaya yönlendirdi; NATO içerisindeki İsrail işbirliğine karşı veto mekanizmasını kullandı ve........
