Toprak bacalardan beton yığınlarına bir özlem hikâyesi
Zaman, önüne katıp götürdüğü her şeyi bir toz bulutu gibi savururken, bazı şehirlerin ruhu hafızamızın en kuytu köşesinde taze bir ekmek kokusu gibi asılı kalır.
Bizim kuşak bilir; özellikle de Erzurum’un o toprak bacalı evlerinde çocukluğunu bırakanlar… Ramazan denince, sadece aç kalınan saatleri değil, gönüllerin doyduğu o muazzam iklimi hatırlayanlar. 1960 ila 70’li yılların Erzurum’unda çocuk olmak, dünyanın en ayrıcalıklı makamına sahip olmak demekti.
11 Ayın Sultanı kapıyı çaldığında, şehir bir başka libasa bürünürdü. Elmalı şekerlerin kırmızısı çocukların yüzüne vurur, horozlu şekerler her büyüğün avucunda birer sevgi nişanesi olarak beklerdi. Öğleye kadar tutulan o masum "tekne oruçları" ise bayram hediyelerinin müjdecisiydi. Bir çocuğun "inandım" deyişiyle gökyüzü bile gülümserdi sanki.
Hele o Arefe günlerini telaşı…
Evler bayram için temizlenmiş, misafir odaları donatılmış, çocuklara o odanın özelliği tembihlenmiş(uyarmak).
Sokaklar ana-baba günü…
Cumhuriyet Caddesi’nden Tebrizkapı’ya, Gürcükapı’dan Mahallebaşı semtinin aralarına taşan işporta tezgâhları. Bir de o meşhur "arafalık" toplama geleneği. Ellerimizde torbalarla mahalle mahalle gezerken, yorgunluk nedir bilmezdik. İşporta sergilerinde yankılanan "Çocuğunu sevindir!" nidaları, bayram sabahına kadar süren o tatlı alışveriş telaşı… Bugünün lüks mağazalarında bulunamayacak bir samimiyet, o tezgâhlarda yeni ayakkabılarını bekleyen çocukların gözlerinde ışıldardı. Yeni elbiselerini yastığının altına koyup, rüyaya daldığı sonra sabah ezanıyla o tatlı uykusundan ‘hadi yavrum bayram namazına’ sesiyle uyanıp, bayramlıklarını bir........
