menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kemal Can yazdı: Hatanın bedeli payından fazla

38 12
25.01.2026

Ulusal ve uluslararası siyaseti değerlendirirken, olanı anlama ya da anlamlandırma çabasına rehberlik eden farklı yöntemler ve çeşitli perspektifler söz konusu. Bazıları temel ideolojik tercihlerden, bazıları bilimsel gerekçelerle, bazıları ise sadece yordam farklarından kaynaklanıyor. Ancak hangi pencereden ve nasıl bir gözlükle bakıldığı, görüleni tamamen değiştiriyor; hatta nereden bakıldığı, varılacak noktayı belirliyor. Bakış farkları açısından pek çok katmanda, çok değişik ayrımlardan bahsedilebilir elbette. Benim bu yazıda ele alacağım ayrım, siyasal süreçlerdeki etkili aktörler veya belirleyici unsurlar hiyerarşisine dair. Yani ortaya çıkan sonuçları, bu sonucun oluşması için yapılan tercihten itibaren ele almak ya da asıl olarak kimin kararlarının (iradesinin) ürünü olduğu meselesi. Bu açıdan çok kabaca iki temel yaklaşımdan bahsedebiliriz. Kanatları, varabilecekleri en uç noktaları dikkate alarak tasnif edersek; fantastik komplo teorilerine giden, “sınırlı ve değişmez aktörün” her şeyi belirlediği (dünyayı yöneten aileler gibi) iddiası bir tarafta, her sonucun alandaki “hâkim sosyoloji” tarafından onaylanmak zorunda ve çok sayıda değişkenin etkisine açık olduğu inancı diğer tarafta.

En uç noktalardan “makule” yaklaştıkça daha esnek kavramlar, tarifler de devreye giriyor. Sistemin belirleyiciliği, rejim özellikleri, küresel ve bölgesel stratejiler veya ideolojik ajanda gibi farklı argümanlar, her şeyi yöneten asıl oyun kurucular anlatısını besliyor. Reel politik, pragmatizm, blok içi çatışmalar, “coğrafya kaderdir” ya da “sosyolojik realite” ise saha şartlarının baskınlığı için kullanılıyor. İki tarafta yer alan ve çok katı olmayan yaklaşımlar, zaman zaman diğer perspektifin hakkını kısmen teslim etse bile; ikincil aktörlerin performansları ve süreçlerin kronolojisi de bu temel ayrıma göre yapılıyor. Yani siyasi gelişmelerde sınırlı “oyun kurucunun” belirleyici olduğu kanaatinde olanlar, sürece dâhil olan herkesi bu aktörlerle ilişkisine göre derecelendiriyor: Zaten onların adamı olmak, satılmışlık, kandırılmışlık, aymazlık veya basiretsizlik şeklinde bir sıralama. Sahaya ağırlık verenler ise sosyolojiyle uyumsuzluk, alan realitesini anlayamamak, yabancılık ya da hakikate toslamak gibi zaaf kategorileri sıralıyor.

Uzunca bir süredir ama özellikle son hafta içinde Suriye tartışmalarında, sürece dâhil olan aktörlerin etkinliği (ya da etkisizliği), kazanç ve kayıp değerlendirmesi gibi başlıklarda, yukarıda özetlediğim ayrımlar fazlasıyla geçerli. Bir kanat, zaten yıllar önce saptanmış bir yol haritasına (BOP) uygun ilerleyişten hâlâ bahsediyor ama bu yolculukta trenden indirilenleri, satılanları ve kandırılanları hikâyeye ekleyerek. Diğer tarafta ise güç abartısı (şımarıklık), saha realitesinin dışına düşmek gibi koşulların doğru analiz edilmemesinin bu sonucu ürettiğinden bahsediliyor. Suçlamalar, alaylar, nispetler eşliğinde faturalar çıkarılıyor veya madalyalar dağıtılıyor. Bu negatif değerlendirmelerin yanında, hem “oyun kurucuların” tercihleri hem saha realitesinin dayatmasıyla durumun yeniden değişebileceğine dair iyimserliklere de hâlâ rastlanıyor. Bazısı teselli, bazısı heves. Elbette bu tartışmaların odağında SDG ve genel olarak Kürt hareketi yer alıyor. Çünkü bütün süreçleri (sonuçları) “kaybeden” taraf........

© Medyascope