menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kemal Can yazdı: “Halep oradaysa arşın burada”

55 1
11.01.2026

Bazı atasözleri, meseller veya nükteli imalar, hiç beklenmedik zamanda hiç beklenmedik bir yerde, (bazen de zamanında ve yerinde) hayata veya “o” duruma tam oturur. Bu yüzden zamanlar ve mekanlar üstüdür ve hep canlı kalır. “Halep oradaysa arşın burada” deyişi de, son gelişmeler çerçevesinde tam böyle bir yere oturdu. Uzun uzun kaynak hikayeyi anlatmayacağım (merak edenler, çeşitli versiyonlarına bakabilir) ama kabaca, yüksekten atıp tutmaya karşı “yap da görelim” diye kısaltabileceğimiz bir ölçüyü ve iddialar ile yapabilirlikler arasındaki mesafeyi -alaycı bir restleşmeyle- işaret eden bir söz olduğunu hatırlatayım.

Halep, Suriye’nin nasıl şekilleneceğinden ABD ve İsrail’in bölge planlarına, Türkiye’deki “sürecin” geleceğinden “Kürt-Türk kardeşliği” iddialarına, tutarlı diplomasiden tehlikeli güç yoklamalarına kadar çeşitli katmanlardaki mücadeleler için, neredeyse bütün aktörlerin önüne gelen veya bilerek içine girdikleri bir mikro denklem haline geldi, getirildi. Çok aktif ama son derece zayıf biçimde sürece dahil olanlar ya da pasif durarak daha belirleyici hale gelen bütün aktörlerin, önce kendilerini ama daha çok karşısındakileri “boy ölçüsüne” zorladıkları bir oyun sahasına dönüştü. Lafın ima ettiği gibi “sıklet” tayin eden bir kantara dönüştü. Zamanlama da manidardı.

Trump, 2026’ya hızlı bir giriş yaparak Venezuela operasyonunu yapmıştı, peşinden İran’dan Küba’ya, Grönland’dan Meksika’ya kadar birçok ülkeye parmak salladı. Sırada kim var tartışmaları başladı. Suriye’de Şam ile SDG arasındaki entegrasyon görüşmeleri çıkmaza girmiş ve imza beklenirken “sürpriz” biçimde temas kesilmişti. Şara bir süre ortadan kayboldu ama Şam yönetimi, -iktidarı aldığından beri- en çarpıcı manevrayı yaparak İsrail ile mutabakat imzaladı. Bayraklar dalgalanıyor. İran’da protestolarla başlayan gerilim giderek yayılmış ve büyümüştü. Molla rejiminin sonu mu geliyor soruları sorulmaya başlandı. Rusya ve Çin’in ipine güvenilmesi zaten tartışımalıydı, ABD ipiyle asılmak da hesaba eklendi.

Böyle bir konjonktürün göbeğinde, kendiliğinden ortaya çıkmış gibi durmayan Halep krizinin, sadece Halep’le ilgili olmadığını herkes biliyordu elbette. Açık bir çatışmadan ziyade -elbette yine pek çok insan hayatını ve yerini kaybetti- daha çok bilek güreşi görüntüsü veren gelişmeler; hamle yapanlarla, geri duranlarla, yan yana dizilenlerle çok ilginç tablolar oluşturdu. Halep’te başka alanlarda olmadığı kadar açık tutum alanlar ve sert hamle imaları yapanlar yanında, hiç olmadığı kadar “tarafsız” duranları ve sessiz kalanları da gördük. ABD’nin neredeyse AB gibi davranarak, “taraflara itidal” tavsiyesi yapıp seyirci kaldığını gördük. Barzani’nin Türkiye ile açıkça ters düşmekten kaçınmadan müdahil olduğunu duyduk.

Böylesi kritik gelişmelerin kesiştiği, karmaşık meselelerin üst üste bindiği, sonu belirsiz seçeneklerin ve kapasitelerin test edildiği sembol vakalar; sadece yarattıkları veya geçici olarak bağlandıkları sonuçlardan ziyade; yaşanma biçimi ve ele alınışıyla da çok şey anlatıyor. Halep’teki gelişmeler sırasında çeşitli çevrelerin dilinin, seçtikleri kavramların, arkasında hizalandıkları blokların nasıl netleştiğini (değiştiğini) izledik; siyaseten söylenenlerle fena halde çelişen kafa seslerinin nasıl yankılandığını işittik. Birileri bir anda “Kobani düştü düşecek” günlerine döndü. “ABD Kürtlere devlet kuruyor” alarmı “Trump Kürtleri satıyor” sevincine dönüştü. İktidar dışından süreç destekçisi bazı çevreler, Kürtlere “siz de uzatmayın” demeyi seçti. ABD’den veya Erdoğan’dan meşruiyet........

© Medyascope