Anlamsızlığa dayanır mı bu kalp?
SEVGİSİZ bir aileye doğmuştu.
Muhabbet fukarası olunduğu için yuvaya dönüşemeyen dört duvarın arasında gelişip büyümek elbette hiç kolay değildi. Ağlasan duyan yoktu. Çığlık atsan seyirtip bakan olmazdı. Düşsen telaş eden, çamura batsan silen bulunmazdı.
Şiddetin her türlüsünün yaşandığı bir ortamda evlilik olgunluğuna erişememiş hatta birey bile olamamış iki kişiyi baş göz ederek bir odaya koymuşlardı. Hepsi buydu.
“Ön teker nereden giderse arka teker onu izler” meselinde olduğu gibi şiddet şiddeti doğuruyordu. Çaresizlik mi öğreniliyordu sadece, hayır. Şiddet de aynı şekilde taklit yoluyla öğreniliyordu.
…
MERHAMETİ tanımayanlar çoğu defa merhametsizliğe yöneliyordu.
Şefkatin kadife kundaklarında sarılıp sarmalanmayanlar başkalarından bunun acısını çok acımasızca çıkarıyorlardı. Bunu ne yazık ki, var olmanın, ayakta kalabilmenin, kolay sonuç almanın bir unsuru olarak görüyorlardı.
Öyle bir döngü ki, çemberi kırmak hiç kolay değildi.
…
İNSAN anlamsızlığa dayanabilen bir varlık değil.
Sevgisizliğe, aşksızlığa da...
Öyleymiş gibi görünmek uğruna kırıp dökmediği bir şey bırakmıyordu.
Başarıyı bir havuç olarak önüne koyuyor ve bunun uğruna ne sağındakini görüyor ne solundakini. Kim çıksa önüne hatır gönül saymadan ezip geçiyor. Anlam bulmak adına anlamsızlığı anlam gibi algılıyor. Aşk yerine hedonizmin vahşi çıkmaz sokaklarında........
