menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Halkların İklim Zirvesi neden gerekli?

28 71
19.02.2026

Türkiye’nin Kasım ayında yapacağı Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi (COP31) ev sahipliği, iklim siyasetinde “sahne ışıkları”nın Antalya’ya çevrileceği bir döneme işaret ediyor. Fakat ışıkların büyüsü, sahnenin arkasındaki kabloları ve duman makinelerini görünmez kılabiliyor. Resmi zirveler uzun zamandır iklim krizinin varlığını kabul ediyor, ama krizi üreten düzenin temel dişlilerine dokunmadan “yönetilebilir” bir problem gibi sunuyor. Bu yüzden COP, çoğu zaman iklimin değil, imajın zirvesine dönüşüyor.

İşte Halkların İklim Zirvesi tam da bu boşluğa doğuyor: Krizin “teknik” bir dosya değil, bir sınıf, doğa ve yaşam rejimi meselesi olduğunu söylüyor. “Karbon” kelimesinin arkasında kimin kazandığını, kimin yerinden edildiğini, kimin nefessiz kaldığını konuşuyor. Ve en önemlisi, iklim krizini yaratanların krizden çıkışı da satılık hale getirmesine itiraz ediyor.

Resmi anlatı bize sürekli aynı masalı fısıldıyor: Biraz piyasa, biraz teşvik, biraz teknoloji, biraz da bireysel “farkındalık”. Oysa gerçekte iklim krizi, fosil yakıt düzeninin, taşeronlaştırılmış emeğin, toprağı metalaştıran tarımın ve doğayı hammadde deposu gibi gören çıkarımcılığın ortak ürünü… Sorun “yanlış seçimler” değil, doğru işleyen bir yağma makinesidir. Bu makine, kimi zaman madeni “yeşil” diye boyar, kimi zaman doğalgazı “geçiş yakıtı” ilan eder, kimi zaman da karbon piyasalarıyla kirletme hakkını menkul kıymete çevirir.

Türkiye bağlamında bu tablo daha da çıplak: Enerji ve inşaat odaklı büyüme modeli, kentleri betona, kırsalı maden ve enerji projelerinin haritasına dönüştürürken; iklim politikası çoğu zaman “yatırım ortamı”nın yanında, bir aksesuar gibi taşınıyor. Üstelik bu süreç, sadece doğayı değil, hukuku da........

© İlke TV