Belirsiz Alacak Davasına Veda: Belirsizliğin Kurumsallaşmasına Son Vermek
Hukuk düzenleri zaman zaman iyi niyetle ortaya konulan, fakat uygulamada beklenen sonucu vermeyen kurumlarla karşılaşır. Hatta bazen öyle olur ki çözüm üretmek amacıyla sisteme dahil edilen bir kurum, bizzat çözülmesi gereken yeni sorunların kaynağı hâline gelir. Belirsiz alacak davası da Türk hukukunda uzun yıllardır bu çerçevede tartışılan kurumlardan biri olmuştur.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile hukuk hayatımıza giren belirsiz alacak davası, ilk bakışta son derece haklı ve makul bir gerekçeye dayanıyordu. Alacağının miktarını dava açtığı tarihte tam olarak belirleyemeyen kişinin sırf bu nedenle hak kaybına uğramaması amaçlanıyordu. Böylece vatandaşın mahkemeye erişimi kolaylaştırılacak, hak arama özgürlüğü güçlendirilecek ve adalet duygusu pekiştirilecekti.
Teoride her şey son derece makuldü.
Ancak hukuk yalnızca teoriden ibaret değildir. Bir hukuk kurumunun gerçek değeri, kanun metninde değil uygulamanın içinde ortaya çıkar. Hukukçuların sıkça ifade ettiği gibi, bir kuralın başarısı yazıldığı anda değil uygulandığı anda ölçülür.
Belirsiz alacak davası da tam bu noktada ciddi bir sınavla karşı karşıya kaldı.
Çünkü daha başlangıçta cevaplandırılması gereken temel soru hiçbir zaman tam anlamıyla açıklığa kavuşmadı: Belirsiz alacak nedir?
Bir alacağın hesaplanmasının güç olması mı belirsizliktir? Yoksa objektif olarak belirlenmesinin imkânsız olması mı gerekir? Davacının yapacağı makul bir araştırmayla ulaşabileceği miktarlar bakımından da belirsizlikten söz edilebilir mi? Dava tarihinde bilinmeyen ile bilinmek istenmeyen arasındaki sınır nasıl çizilecektir?
Aradan geçen yıllar boyunca bu soruların etrafında geniş bir literatür oluştu. Yargıtay kararları verildi, içtihatlar üretildi, akademik çalışmalar yayımlandı. Buna rağmen uygulamada tam bir birlik sağlanabildiğini söylemek........
