ALİ FUAD BAŞGİL: HAKKI VE HUKUKU DEVLET Mİ YARATIR VE YAPAR?
Hukukun varlığının devletin varlığına bağlı olup olmadığı sorunu evveli bilur olmayan zamanlardan beri ülkemizde ve dünyada genel kamu hukuku kürsüsünün kadim ve en önemli tartışmalarından biri olmuştur. Zikredilen tartışmalar, vatandaş olarak sahip olduğumuz objektif ve subjektif hakların devlet sistemlerinden bağımsız olarak doğada yahut milletin ruhunda var olup olmadığı sorusu etrafında toplanmaktadır. Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuasında yayımlanan "Hakkı ve Hukuku Devlet Mi Yaratır ve Yapar?" isimli makalesinde, zikrettiğimiz tartışmayı "kaide/objektif hak ve doğal/ideal hak" bağlamında ele almış ve pozitif hukukumuzda yer alan düzenlemelerin hangilerinin devletler tarafından icat edildiğinin hangilerinin millet mefhumunun tarih boyunca biriktirdiği bilincin bir ürünü olduğunu aynı bağlamda irdelemiştir.
İşbu çalışmamızda büyük hukuk doktoru sayın Başgil'in "Hakkı ve Hukuku Devlet Mi Yaratır ve Yapar?" isimli makalesi irdelenecek, sayın Başgil'in "şahsın objektif yahut subjektif hakları devletin varlığına bağlı mıdır?" tartışmasına yaptığı büyük katkı; az da olsa felsefi bağlamıyla meslektaşlarımıza açıklanmaya çalışılacaktır. Bunu yaparken, sayın Başgil'in makalesindeki şekli ve muhtevası itibarı ile başka anlatıma tahmil edilemeyecek derecedeki eşsiz ifadeler korunarak, söz konusu edebi ve hukuki açıdan müstesna ifadeler değerli meslektaşlarımıza aynen nakledilecektir.
ALİ FUAD BAŞGİL'İN TERMİNOLOJİYE YÖNELİK AÇIKLAMALARI
Arapça kökenli bir kelime olan hukuk, hak kelimesinin çoğulunu ifade etmekle birlikte, Türkçenin bir imparatorluk dili olması sebebiyle bu iki kelime gerek hukuk ilminde gerekse diğer disiplinlerde, farklı ve zengin anlam katmanlarıyla kullanılabilmektedir. Sayın Başgil, hukuk kelimesinin yalnızca hak kelimesinin çoğulu olarak nitelendirilemeyeceğini; zira Türkçedeki çoğul karşılığı olan “haklar” kelimesinin her zaman “hukuk” kelimesinin yerini tutamayacağını özellikle vurgulamaktadır. Bu bağlamda, hukuk fakültesi yahut hukuk mahkemesi yerine haklar fakültesi yahut haklar mahkemesi deyimleri kullanılamayacaktır. Zira söz konusu deyimlerde hukuk, kurallar/haklar manasında değil birer isim olarak tezahür etmektedir. Yine hukuken mümkün değil yahut hukuken sakattır deyimleri yerine haklar bakımından mümkün değildir yahut haklar bakımından sakattır ifadeleri yanlış birer kullanıma sebebiyet verecektir. Sayın Başgil, makalesinin 6 numaralı dipnotunda, hak kelimesinin iki farklı çoğulu olan haklar ve hukuk kavramlarının hangi durumlarda birbirinin yerine kullanılabileceğini, objektif hak ve sübjektif hak ayrımı üzerinden açıklığa kavuşturmuştur. Bu çerçevede, sübjektif hakkın çoğulu olarak haklar kelimesinin tercih edildiğini; objektif hakkın çoğulu olarak ise hukuk kelimesinin kullanıldığını özellikle vurgulamaktadır. Buna göre, siyasal haklar, sosyal haklar ve aynî haklar gibi ifadeler sübjektif hakları ifade ederken; anayasa hukuku, medeni hukuk gibi terimler ise objektif haklara işaret etmektedir.
HAKKIN İKİ UNSURU: KURAL VE İDEAL
Yukarıdaki hak-hukuk ve hak-haklar ayrımları hakkındaki açıklamalarının ardından sayın Başgil, hak kelimesinin bir sıfat teşkil eden öz manasını "doğru, uygun, yerinde ve layık" olarak aktarmaktadır. Buna göre haklı olan bir fiil yahut hak olan bir davranış, doğruysa, uygunsa ve layıksa haktır yahut haklıdır. Peki söz konusu haktır yahut haklıdır yargılarında kullanılan kriterler nelerdir? Bir iş yahut davranışın ne zaman uygun olduğuna yahut ne zaman layık veya yerinde olduğuna dair verilen hükmün ölçütü nedir? Sayın Başgil bu soruya bir metafor üzerinden cevap vermektedir. Buna göre terazinin bir kefesine haklıdır yahut haksızdır yargısında bulunmak istediğimiz fiili diğer kefesine de bir okka taşı koyduğumuzda terazinin denk gelip gelmemesine göre terazinin bir kefesinde bulunan fiil hakkında haklıdır yahut haksızdır yargısında bulunuruz. Sayın Başgil, terazinin değer kefesinde bulunan okka taşının hakkı temsil ettiğini söyler:
"... İşte bu hak dediğimiz şey terazinin iki kefesinden birine koyduğumuz okka taşıdır. Ve bu, muayyen bir zamanda, muayyen bir cemiyette ve muayyen medeniyet şartları içinde kâh yüksek bir ideali hak müşterek bir ahlak ve adalet duygusunu, kâh camiada müşterek bir akıl, iz'an ve mantık ölçüsünü ifade eden bir kaidedir."
Başgil, terazinin iki kefesinden birinde yer alan okka taşı/hak metaforunun yukarıdaki alıntıladığımız şekliyle açıkladıktan sonra, hak mefhumunun iki unsurunun bulunduğunu aşağıdaki şekilde bizlere açıklar:
"Şu hâlde hak fikrinde evvela bir kaide, saniyen bu kaideye vücut veren ve onun manevi ve lojik dayanağını teşkil eden bir duygu ve ideal vardır. Hak kelimesinden kaide kasteder ve bu kelimeyi kaide manasında kullanırsak buna (kaide hak) yahut (objektif hak) deriz. Yok eğer bu kelimeyi ifadelendirdiği ideal manasında kullanırsak buna da (ideal hak) yahut ( tabii hak ) deriz. "
Görüldüğü üzere Başgil, hak kelimesinde bir kural ve bu kuralın arkasında, tabiri caiz ise kuralın ruhu teşkil eden bir ideal olduğunu vurgular. Başka bir deyişle, hak dediğimiz şey somut yazılı bir kuraldan ve bu kuralın ortaya çıkmasına sebebiyet veren bir idealden meydana gelmektedir. Bu açıklamalardan sonra Başgil, hak fikrinin yalnızca kaide ve ideale indirgenemeyeceğini de eklemeyi unutmaz. Zira hak, aynı zamanda hakiki ve hükmi şahıslara mülkiyet hakkı, babalık hakkı, velayet ve vesayet hakkı, alacak hakkı gibi yetkiler, özgürlükler ve imtiyazlar bahşeder. Bu anlamıyla hak, subjektif hak Başgil’in deyişi ile salahiyet........
