menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI IŞIĞINDA KOLLUĞUN ZOR KULLANMA YETKİSİNİN HUKUKİ SINIRLARI: ORANTILILIK İLKESİ, İNSAN HAKLARI YÜKÜMLÜLÜKLERİ VE CEZAİ SORUMLULUK

18 0
11.04.2026

Kamu gücünün hukukla sınırlandırılması, hukuk devleti düşüncesinin en temel gereklerindendir. Devletin zor kullanma tekelini elinde bulundurması, bu yetkinin serbestçe kullanılabileceği sonucunu doğurmaz. Tam tersine, zor kullanma alanı hukuk düzeni içinde en sıkı denetimi hak eden kamusal faaliyetlerin başında gelir. Kolluk, kamu düzenini sağlamak, suçları önlemek ve güvenliği temin etmek bakımından devletin sahadaki en görünür yüzüdür. Bu görünürlük aynı zamanda bir sorumluluk yaratır: kolluğun eylemleri, temel hak ve özgürlükler bakımından “istisna” gibi değil, sürekli ve dikkatli bir hukuki kontrol alanı gibi ele alınmalıdır. Çünkü zor kullanma; kişi özgürlüğü, beden bütünlüğü ve insan onuru üzerinde doğrudan etkisi olan, kimi vakalarda ise yaşam hakkına kadar uzanan sonuçlar doğurabilen bir müdahale biçimidir. Bu nedenle konu, yalnız teorik tartışmalarla sınırlı kalmaz; uygulamada karşılaşılan uyuşmazlıkların çözümü açısından da belirgin bir ağırlık taşır.

Kolluğun zor kullanma yetkisi gündeme geldiğinde, yalnızca idare hukukuna dair teknik bir yetki sınırı tartışması yürütmüş olmayız. Bu mesele aynı zamanda ceza hukuku, anayasa hukuku ve insan hakları hukuku bakımından iç içe geçen bir problem alanına açılır. Metnin omurgasını oluşturan soru şudur: Hukuk düzeni kolluğa belirli şartlarda güç kullanma imkânı tanırken, bu yetkinin meşru sınırı nerede başlar ve nerede biter? Burada “yetki normlarının varlığı”na işaret etmek tek başına yeterli değildir. Somut olayın koşulları, kullanılan gücün yoğunluğu, amaç ile araç arasındaki ilişkinin niteliği ve müdahalenin doğurduğu sonuçlar birlikte ele alınmalıdır. Bu incelemede başat ölçüt, orantılılık (ölçülülük) ilkesidir.

Bu çalışma, kolluğun zor kullanma yetkisinin sınırlarını orantılılık ilkesi etrafında tartışır. Temel yaklaşım açıktır: Kolluğa tanınan zor kullanma yetkisi, belirli şartlar gerçekleştiğinde bir hukuka uygunluk zemini sağlayabilir. Buna karşılık güç kullanımı “görevin gerektirdiği ölçü”yü aştığında, ceza hukuku sorumluluğu (TCK m.256 üzerinden TCK m.86–87 rejimi), insan hakları ihlali tartışması (Anayasa m.17/3; AİHS m.3) ve buna bağlı kurumsal sonuçlar birlikte gündeme taşınır.

İzleyen bölümlerde önce zor kullanma yetkisinin normatif dayanağı ele alınacak; ardından bu yetkinin hangi şartlarda hukuka uygun kullanılabileceği, orantılılık değerlendirmesinin pratik içeriği, ceza hukuku sonuçları, insan hakları boyutu, ispat ve delillendirme güçlükleri ile kurumsal meşruiyet ilişkisi, Anayasa Mahkemesinin seçili kararları üzerinden tartışılacaktır.

I. KOLLUĞUN ZOR KULLANMA YETKİSİNİN NORMATİF VE KURUMSAL TEMELİ

Kolluğun zor kullanma yetkisi, fiili bir güç gösterisinin hukuki kılıfa büründürülmesinden ibaret değildir. Kanunla tanınmış, koşulları belirlenmiş ve sınırları çizilmiş bir kamu yetkisi söz konusudur. Polis bakımından temel düzenleme PVSK m.16’dır. Bu hüküm, kolluğun “direnişle karşılaşması” halinde “direnci kırmak amacıyla ve kıracak ölçüde” zor kullanabileceğini söyler. Aynı maddede, zor kullanımının kademeli biçimde artan bir seyir izlemesi gerektiği de açıkça belirtilmiştir: bedeni kuvvet → maddi güç → kanuni şartların varlığı halinde silah.

Yetkinin sınırını somutlaştıran iki unsur özellikle öne çıkar. İlk unsur, müdahalenin görevle bağlantısıdır. Kolluk, soyut bir risk algısıyla veya belirsiz ihtimallerle değil; somut bir direniş, saldırı, kaçma girişimi ya da görevin yerine getirilmesini fiilen engelleyen bir durum karşısında zor kullanabilir. İkinci unsur ise ölçüdür. Kullanılan güç, görevin yerine getirilmesi bakımından gerekli olandan fazla olamaz.

Anayasa Mahkemesi, kolluk güç kullanımını incelerken yalnızca “kanuni dayanak var mı?” sorusuyla yetinmez. Somut olayda müdahalenin gerekliliği ve orantılılığı konusunda kamu makamlarının ikna edici bir açıklama sunmasını da bekler. Bu yaklaşım, zor kullanma yetkisini geniş bir serbestlik alanı olmaktan çıkarır; temel haklarla doğrudan bağlantılı, gerekçelendirilmesi gereken anayasal bir sınırlandırma alanına yerleştirir. Toplumsal olaylara müdahale, yakalama ve gözaltı süreçleri gibi pratikte sık karşılaşılan alanlarda bu denetim çizgisi daha da önem kazanır. Zira orantılılık tartışması yalnız müdahalenin kendisine değil, soruşturma ve muhakeme süreçlerinin nasıl kurulduğuna da temas eder.

Bu noktada AYM kararlarında iki yönlü bir denetim hattı izlenir. Birincisi, olay içinde güç kullanımının gereklilik ve orantılılık testlerinden geçirilmesi; ikincisi ise zor kullanma iddialarının araştırılmasında “etkili soruşturma” standardının sağlanıp sağlanmadığının denetlenmesidir. Metin ilerledikçe bu iki yön, karar örnekleriyle birlikte açılacaktır.

II. ZOR KULLANMA YETKİSİNİN HUKUKA UYGUN KULLANIM ŞARTLARI VE AŞAMALILIK ÖLÇÜTÜ

Zor kullanma yetkisinin hukuka uygun biçimde kullanılabilmesi için, müdahaleyi meşrulaştıran koşulların somut olayda gerçekten gerçekleşmiş olması gerekir. İlk koşul, müdahaleyi gerekli kılan somut bir durumun bulunmasıdır. Bu durum çoğu kez aktif direnç, fiili saldırı, kaçma girişimi veya kamu görevlisinin görevini yapmasını engelleyen davranışlar şeklinde kendini gösterir. Buna karşılık yalnız kolluk görevlisinin “kontrol kurma isteği”, rahatsızlığı ya da öngörüsü, tek başına zor kullanma yetkisini meşrulaştırmaya yetmez.

İkinci koşul, müdahalenin gerçekten gerekli olmasıdır. Aynı sonuca daha hafif bir araçla ulaşmak mümkünse, daha ağır bir müdahaleye başvurulması güç kullanımını meşru görev ifası çizgisinden uzaklaştırır. AYM’nin yaklaşımı da bu iki aşamalı sorgulamayı içerir: Önce “Bu güç kullanımına ihtiyaç var mıydı?” sorusu gündeme gelir. Ardından “İhtiyaç varsa kullanılan güç, olayın niteliğiyle uyumlu ölçüde mi kaldı?” sorusu devreye girer.

Üçüncü koşul, aşamalılık ilkesidir. Aşamalılık, gücün olayın gelişimi, direnişin derecesi ve tehlikenin ağırlığıyla uyumlu biçimde artmasını ifade eder. Müdahalenin en ağır araçla başlamaması; mümkün olan hallerde daha hafif araçların önce değerlendirilmesi ve kullanılan gücün olayın ihtiyacıyla sınırlı kalması bu ilkenin doğal sonucudur. PVSK m.16’daki kademeli araç dizgesi (bedeni kuvvet—maddi güç—silah), ölçülülük değerlendirmesi için pratik bir rehber niteliği de taşır.

AYM’nin “direnme yoksa güç gerekçesi daha sıkı açıklanmalıdır” yönündeki yaklaşımı, Tayfun Yıldırım kararında belirgin biçimde görünür. Bu kararda başvurucu, protesto alanında bulunmasına rağmen eylemci olmadığı ve direnmediği halde darp edilerek gözaltına alındığını; sonrasında yürütülen soruşturmanın etkisiz kaldığını ileri sürmüştür. AYM, direnmediği açık biçimde tespit edilen bir kişide yaralanma oluşmasına rağmen savcılığın güç kullanımının gerekliliği ve orantılılığı konusunda somut bir gerekçe kuramadığını; ayrıca delil toplama sürecinde ciddi eksiklikler bulunduğunu (tanıkların dinlenmemesi, kamera kayıtlarına geç başvurulması, şüpheli kolluk görevlilerinin kimlik tespitinin netleştirilememesi) dikkate alarak hem maddi hem usul boyutta ihlal sonucuna ulaşmıştır. Kararın dikkat çekici yönü şudur: orantılılık incelemesi “genel olaylar” üzerinden değil, başvurucuya özgü somut gerekçeler üzerinden kurulmalıdır.

III. ORANTILILIK İLKESİNİN KOLLUĞUN MÜDAHALESİ ÜZERİNDEKİ SINIRLAYICI İŞLEVİ

Kolluğun zor kullanma yetkisinin hukuki sınırını belirleyen esas ölçüt, orantılılık ilkesidir. Orantılılık, müdahalenin meşru bir amaca yönelmiş olmasını tek başına yeterli görmez; kullanılan araç ile doğan sonuç arasında makul bir denge arar. Bu nedenle “görev gereği” ifadesi, tek başına açıklayıcı bir kalkan oluşturmaz. Müdahalenin yoğunluğu ve doğurduğu sonuç ayrıca tartışılmak zorundadır.

Orantılılık tartışması yürütülürken yalnız olayın başlangıcına bakmak da yeterli değildir. Müdahalenin bütün seyrini görmek gerekir: gücün süresi, yoğunluğu, hangi aşamada arttırıldığı ve hangi aşamada sonlandırıldığı birlikte ele alınmalıdır. Direnişi kırma amacı gerçekleştiği halde kuvvet kullanımının sürmesi, orantılılık sınırının aşıldığına ilişkin güçlü bir işarettir. Böyle bir tabloda kötü muamele yasağı tartışması da kaçınılmaz biçimde gündeme gelir. AYM kararlarında orantılılık vurgusu, özellikle direncin seviyesine uygun araç seçimi ve müdahalenin zamanında sonlandırılması başlıklarında kendini gösterir.

Müdahale sonucunda yaralanma doğmuş ve bu yaralanma soruşturma makamlarınca belirli ölçüde kabul edilmişse, AYM içtihadında açıklama yükünün kamu makamları üzerinde ağırlaştığı anlaşılır (Sadrettin Bilir, § 71). “Yaralanma var” olgusunun ortaya çıkmasıyla birlikte, olayın neden bu şekilde geliştiğini açıklayan somut bir delil ve gerekçe zinciri beklenir. Bu, sırf biçimsel bir beklenti değildir; orantılılık denetiminin sağlıklı yapılabilmesi için zorunlu bir ihtiyaçtır.

İncelenen kararlar bakımından AYM’nin iki farklı karar tipinden söz........

© Hukuki Haber