menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yol işaretlerinden Kürtçe tabelalara…

149 0
16.09.2026

“Hafızanın yetiştiği en eski zaman hangi zamandır?” diye sorsalar bana; her geç baharda, nehir yavaş yavaş uysallaşıp yatağında şarkı söyleyerek akmaya başlayıp katır yolunu görünür hale getirdiğinde, yüksek dağ başlarındaki yaylalara çıktığımız zamandır derim hiç tereddüt etmeden. Yakın bir dönemde, artık araba yolunun gittiği o dağ başlarına yıllar sonra tekrar gittim; meğer kısacık bir yolmuş, hepi topu on kilometre falan… Ama o zamanlar, dünyanın ucuna yapılmış bir yolculuk gibi gelirdi bana; bütün günümüzü alırdı.

Babam annemi bir ata bindirmiş, kucağında oturuyorum ben de… Sadece nal sesleri ve nehrin gümbürtüsü duyuluyor… Daracık kanyonda, her an toslayacakmışım gibi yakın duran dağlar… Kanyonun, güneşin ulaşmadığı kuytulukları koyu karanlık; yer yer söğüt ağaçları gizliyor nehri ve su sesiyle hemhal kulağıma gelen sesler, o yalçın kayalara çarpıp doğaçlama bir ezgi halinde geri dönüyor bana.

Menzile kadar hiçbir yol işareti yok; hiçbir tahta veya tenekenin üzerinde, meçhul yolcuları doğru istikamete yönlendirecek yazılı bir işaret bulunmuyordu. Belirli yerlerde üst üste konmuş taştan kulelerin ve her virajın, bir sigara içiminden sonra varılan yerin bir ismi vardı. Bu işaretler, yolcunun vardığı yeri gösteriyordu.

Mezar kadar dar o vadi boyunca, o duraklardaki isimlerin hikayesini yazsam… Romancı değilim, yazamam ki.

İşte burası “Çoka Umer” (Hazreti Ömer’in diz izi kayası)… Burası, “Berê mêran” (Yiğit taşı)… Burası “Ziyaretê qumandarî” (Komutan mezarı)… Burası da “Du pirkê” (Köprü ucu)…

O halde vardık neredeyse menzile.

Bizden öncekiler, yolun belirli yerlerine işaretler koyup o işaretlere birer isim verdiklerinde; yolcu, o isimler aracılığıyla yolculuğunun hangi merhalesini kat ettiğini başkasına anlatıp hem o yolculuğa bir anlam katıyor hem de hep birlikte coğrafyayı evcilleştiriyorlardı. Kendi rutin hayatlarını rayından çıkaracak hiçbir resmi otoritenin henüz uğramadığı, o modern ötesi dar vadilerde isimlendirilmiş o işaretler; yolcunun hem pusulası hem de aynı yolcunun coğrafyayla kurduğu hissi ve kültürel bağın işaretleriydi. Oralarda yazı yoktu; hafıza, hikâye ve mekanın sadece o dili bilenlerin anladığı kendine özgü bir lisanıydı tedavülde olan.

Şairden desturla: “Yol bir yere gitmiyor”du, “giden yolcu”ydu.

Peki yol nedir o halde? Yol, insanlığın yeryüzüne bıraktığı en eski, en derin izdir. Henüz yazının hükmünün geçmediği, toprağın bakir olduğu, her yere insan ayağının değmediği zamanlarda, bilmediği coğrafyalarda kaybolmamak için insanoğlu “yol işaretlerini” icat etti.

İlk işaretleri, doğanın o nevi şahsına münhasır sessiz dilinden ödünç aldı. Yabanda yolunu bulmak için yolcu, ağaç kabuklarına büyük çentikler attı. Patika yol ayrımlarında, tıpkı çocukluğumda geçtiğim o yollarda olduğu gibi kayaları, taşları üst üste yığarak kuleler yaptı ve oraya bir isim verdi. O taş yığınları, ondan sonra gelecek olan meçhul yolculara, “Ben buradan geçtim, yol burası” diye bırakılan bir işaretti.

Roma İmparatorluğu demek yol demekti. Uygarlık yavaş yavaş filizleniyordu. O dönemde patikalar, patika olmaktan çıkıp imparatorluğun dört bir yanını tek bir merkeze bağlayan can damarlarına dönüştü.

Artık bütün yollar Roma’ya çıkıyordu!

Patikalar, binlerce kilometrelik taş yollara dönüştü.

Ve bu taş yolların kenarlarına, tarihin ilk sistemli “yol levhaları” olan “mil taşları” dikildi. Silindir şeklindeki bu devasa taşlar, yolcuya Roma’ya olan mesafeyi söyler, âdeta zamanın ve mekânın içinde nerede durduğunu hatırlatırdı. Mil taşları, sadece yön belirleyen birer mihmandar değil, aynı zamanda medeniyetin ve hükümranlığın yollardaki taştan nişaneleriydi.

Eski kervan yollarında bir taş, bir çeşme, bir ağaç, bir mezar bile yön gösterebilirdi. Sonra taşın yerini tahta aldı, tahtanın yerini metal levhalar… Şehirler büyüdükçe tabelaların üzerindeki isimler çoğaldı. Bir ok sağa döner, biri sola. Birinde “şehir merkezi”, diğerinde “istasyon”, bir başkasında “sınır” yazar. İnsan, yolunu bulmak için yalnızca ayağını değil, kelimeleri de kullanmaya başladı.

Ne garip! İnsan önce yolları yaptı, sonra o yolların birbirine karışacağını anlayıp onlara isimler verdi.

İsim vermek de bir çeşit yön göstermektir; bir şehrin adı bazen bir tabeladan çok daha fazlasıdır. O isim, içinde çocuklukları, mezarlıkları, evleri, ayrılıkları, kavuşmaları taşır.

Bir tabela üzerinde........

© Habertürk