Eski zaman medreseleri
Muazzam bir “Türk resmi koleksiyonuna” sahip kıymetli dostum Kemal Bilginsoy, pazar günü yayımlanan yazım üzerine, “Medreselerde barınanları Çallı defalarca resmetmiş” notuyla İbrahim Çallı’nın dört tablosunun fotoğraflarını gönderdi bana. O fotoğrafları göndermesinin sebebi, mezkûr yazının içinde geçen, Tanpınar’ın “Sahnenin Dışındakiler” romanından aldığım, işgal yıllarında, üstüne üstlük şehre 150 bin Beyaz Rus’un doluştuğu, yangınlardan evleri yanmış çoğu gariban İstanbullunun medreselere sığındığını anlatan pasajıydı.
Çallı’nın resimlerine bakarken aklım ister istemez bir zamanlar irfan yuvaları olan medreselere gitti. Çocukluğumda, şehre gelmeden önce ne çok duymuştum “medrese” kelimesini… Anne tarafından dedem, Irak’ın Duhok şehrinin Amêdîye kasabasında -ki bizim köye Hakkari şehir merkezinden daha yakındı- bulunan meşhur bir Kürt medresesinde tahsil görmüştü. Ben doğmadan vefat etmişti dedem ama Arapça ve el yazması Kürtçe cönklerini, bizzat kendisinin yetiştirip köyün imamı olarak görevlendirdiği en büyük torununa bırakmıştı. Hangi meselede olursa olsun, ilmi olsun gündelik hayata dair olsun, bir mevzuda başı sıkışan herkes dayımın oğlu Mehmet Selim’e koşuyor; işlediği günahtan yapacağı sevaba kadar meselesinin “kitapta” yerini merak ediyor, bazısı da sadece o kitaplardaki birkaç hadise kulak vermek veya şifalı bir otun cinsini öğrenmek için onun evine geliyordu. Mehmet Selim de dedesinden kalma, kör pencereye muntazaman dizilmiş, çoğu muşamba kaplı kitaplardan birisini açıyor; Kürtçeyse tercümeye ihtiyaç duymadan, Arapçaysa tercüme ederek gelenin merakını giderip kitabı aldığı gibi yine aynı özenle o kör penceredeki yerine yerleştiriyordu.
O kitapları dedem, medrese tahsilini bitirdikten sonra Musul çarşısındaki sahaflardan alıp bu yakadaki, bu dağlar arasındaki köye getirmişti sanırım. Hepsinin tek bir adı vardı; Mehmet Selim onlara “Kitêp” diyordu. Yıllar sonra şehirde okuma yazma öğrenip köye tekrar gittiğimde, bir keresinde yanımda Fakir Baykurt’un “Kaplumbağalar” romanıyla gitmiştim. Elimdeki kalın kitabı gören köyün imamı Selim, okumada Türkçeye, Kürtçe ve Arapçada olduğu kadar hakim olmadığından kitabıma küçümser bir edayla bakmış, sayfalarını biraz karıştırmış ve “Bu kitabı benimkilerden uzak tut,” demişti sertçe. Anladığım kadarıyla onun gözünde benim kitabım bir yalanlar manzumesi, onunkiler ise neredeyse kutsal kelamdı!
Peki, ikimizin dedesinin Amêdîye Medresesinde okuyup daha sonra bulup buluşturduğu, getirip o kör pencereye dizdiği kitaplarda ne vardı? Muhtevalarını yıllar sonra öğrendim ben de.
Kürt medreselerinde eğitim dili Kürtçeydi. Temel metinler ise Arapça klasik eserlerden oluşuyordu. Tedrisat, klasik sınıf geçme sistemi üzerine kurulu değildi. Onun yerine sırayla okunan 100 kitap vardı ve bunların tümünü okuyanlar, icazet alarak cemaate namaz kıldıracak, hutbe yazıp okuyacak “melâ-seyda” mertebesine ulaşıyordu. Eğitim süresi bir hayli uzundu, bazen 10-15 yıl alabiliyordu. Müfredat, İslami ilimlerin yanında dil ve edebiyat ağırlıklıydı. Eğitimin temelini “Sarf u Nahiv” denilen Arap dili ve edebiyatının grameriyle atılıyor; oradan Fıkıh’a, Kelam ve Akaid’e, oradan da Tefsir ve Hadis’e geçiliyordu. Nihayetinde Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran ve Ehmedê Xanî başta olmak üzere Klasik Kürt edebiyatının temel metinlerine sıra geliyordu. Dedemin hadis ve tefsir kitaplarının yanında, Ehmedê Xanî’nin “Mem û Zîn”i de cönk formatında duruyordu. Ama Seyda Selim ona pek yüz vermiyordu; onu daha çok din ve iman mevzuları ilgilendiriyordu.
Ben yatılı bölge okulunda üçüncü sınıfa geçtiğimde evimiz şehre taşındı. Babam, o zamanlar için çarşıya hayli uzak bir yerde, toprak damlı bir ev yapacak kadar arazi satın almıştı.
Tesadüfe bakın ki bizden önce köylerini bırakıp gelmiş birkaç aileyle birlikte yerleştiğimiz mahallenin adı “Medrese Mahallesi”ydi. İnşaatına başladığımız ev, Hakkâri’nin bugün ayakta kalabilmiş tek tarihi eseri olan Meydan Medresesi’ne yakındı. Bizden önce bu mahallede ev yapanlar, medresenin düzgün kesilmiş şahane taşlarını duvarlarından sökerek derme çatma evlerinin yapımında kullanmışlardı. Bir köşe taşını ağabeyim de kullanmak üzere evimizin inşaatına getirmiş, daha sonra yediği iki tokadın ardından koca taşı geri götürmüştü.
Medrese yıkık döküktü. Kare şeklinde, kutu gibi bir binaydı; etrafında hiç ev yoktu ve geniş bir tarlanın yüksek ucuna inşa edilmişti. Mir Kalesi’ne bakıyordu. Belli ki bu meydanı Hakkâri Beyleri, çok uzun yıllar birçok toplantı ve tören için kullanmışlardı; “Meydan Medresesi” adı da oradan geliyordu.
Sonradan öğrendim; şehirdeki hiçbir yapıya benzemeyen ve yüzyıllardır ayakta kalan bu bina, Hakkâri beylerinden İzzeddin oğlu İbrahim Bey tarafından 1700’lerin başında inşa edilmişti. Birçok alim ve edip........
