menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bolşevik İhtilali Ruslara ve bize ne getirdi?

172 0
27.09.2026

Her milletten insan vatanını çok sever ama derler ki hiçbir millet vatanını Ruslar kadar derinden sevemez.

Öksüz kalmak fenadır; hele “vatan öksüzlüğü” beter fenadır, yaşayanlar bilir.

O zamana kadar hiçbir Rus’un aklına; gün gelecek, vatanlarını bırakıp gurbet yollarına düşecekleri, bir daha geri dönmeyecekleri ve el alem kapılarında hasret çeke çeke her birinin bir “vatan öksüzüne” dönüşeceği hiç gelmemişti.

Felaket aniden geldi üzerlerine.

Kızıl ve Beyaz diye iki gruba ayrılmışlardı, çatıştılar. Çatışmayı Kızıllar kazandı. Beyazlar önce şaşırdı. Kısa bir süre sonra o şaşkınlık yerini ilik donduran bir korkuya bıraktı.

Çar basiretsiz davranmıştı, etrafındakiler hinlik etmişti. Saltanat çürümüştü. Sadece sahtekâr Rasputin’e duydukları inanç bile, o idarenin Kemal Tahir’in deyimiyle “birkaç haydut” tarafından yıkılacağının deliliydi.

Kızılların zaferiyle birlikte Rusya’yı Rusya yapan bütün işe yarar insanlara kısa sürede yol göründü.

İlk muhacir kafilesi İstanbul’a doğru vapurlarla yola çıktığında, Dersaadet’in sokaklarında yabancı askerler devriye geziyordu. Gelenlerin üzerinde; rütbeleri sökülmüş üniformalar, ceplerinde artık hiçbir çarşının tanımadığı kâğıt rubleler ve gözlerinde tebaası oldukları koca bir imparatorluğun batışından kalma o donuk dehşet vardı.

Şehre girdiklerinde, İstanbul esaret altındaydı.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Sahnenin Dışındakiler” romanında “...şehrin manzarası çok değişmişti. Dünyanın her milletinden işgal askerleri, Karadeniz’den gelen vapurların şehre her gün döktüğü Beyaz Ruslar, her cinsten kavim kıyafeti, eski payitahtı bir nevi kadim İskenderiye’ye, ırkların ve medeniyetlerin birbirine karıştığı ve kaynaştığı devirlerin o büyük yol uğrağı şehirlerine” (s.256) dönüştürdüğünü söylerken; Kemal Tahir, “Bir Mülkiyet Kalesi”nde “Dersaadet, birkaç meşhur semtiyle şıp diye Saygon'a benzemişti” (s.305) diyor.

Çok geçmedi, hepsi aynı anda dehşetli bir şekilde vatanlarını özlemeye başladılar. Sonradan bir uzvunu kaybeden bir insan, mahrum kaldığı sapasağlam günlerini ilk zamanlar nasıl derin bir sızıyla özlerse; onlar da vatanlarını öyle bir hasretle özlemeye başladılar. Gelenler yalnızca birer sığınmacı değil; çöken bir nizamın, asalaklaşmış bir aristokrasinin İstanbul sokaklarına savrulan enkaza dönmüş artıklarıydı. Bu muhaceret, bir devrin kapandığının ilanıydı.

İstanbul, kendi kıyametine yürürken kuzeyden gelen bu solgun, yorgun ve hırpalanmış insan seliyle tarihsel bir tiyatro sahnesine dönmüştü bir anda.

Kemal Tahir’in, “Hür Şehrin İnsanları” romanının kahramanlarında Beyaz Rus asilzade Tamara, bu şehirde ruhunu kaybetmiş o muhacirlerden biridir. “Vatan öksüzlüğünün” ne demek olduğunu şöyle anlatır Tamara:

“Ben bazen ne düşünürüm bilir misin? Orada olsaydım derim… Bir Kolhoz’da amele olsaydım. Ayağımda yırtık çizmeler… Ama, üzerimde baba Rusya’mın gedik yüzü… Sırtımda onun toprağı… Onun toprağı bana erkekmiş gibi geliyor. Hani sevilen bir erkek… Ona sıkıca dayanırsın... Bizde, küçük derecikler bile, başka yerlerin büyük nehirlerinden büyüktür. Yahut biz öyle zannederiz. Bizim memleket devlerin memleketi… İnsan orada kendisini dev gibi hisseder.” (s.571)

Çünkü onlar için artık ne sığındıkları İstanbul gerçek bir yuva olabiliyordu ne de geride bıraktıkları o devler ülkesi bir daha eski haline dönebilirdi.

Peki, Bolşevik İhtilali Ruslara ne, bize ne getirdi dersiniz?

İhtilal, kuzeyin o uçsuz bucaksız coğrafyasında asırlık bir tahtı devirip, asırlardır ayakta kalmış hanedanı yerle yeksan ederken, arkasında hem kendi evlatlarının kanıyla sulanmış yeni bir dünya düzeni hem de sınırların ötesine taşan derin bir keder bıraktı.

Devrim, Ruslara Richter ölçeğiyle dokuz büyüklüğünde bir depremin yapamayacağı köklü bir kırılma, muazzam bir altüst oluş getirdi.

Yüzyıllardır süregelen çarlık ihtişamı, yerini sınıfsız bir dünya vaadinin getirdiği sert ve tavizsiz bir disipline bıraktı. Devrim, geniş halk kitlelerine o zamana kadar dünyanın bilmediği, yaşamadığı yeni bir hayat biçimi, yeni bir kimlik sunarken; eski dünyanın generallerine, aydınlarına ve asilzadelerine ise köksüzlük, vatan hasreti ve bitmek bilmeyen bir muhaceret getirdi. Rus insanı, kendi içinde ikiye bölünmenin, kardeş kavgasının ve ideolojik bir çarkın dişlileri arasında yeniden var olmanın sancısını en ağır şekilde yaşadı. Topraklarından sökülen yüz binlerce “Beyaz Rus” için devrim, ceplerinde değersizleşmiş kâğıt rubleler ve gözlerinde batmakta olan bir imparatorluğun donuk dehşetiyle gurbet yollarına düşmek demekti.

O sırada biz de derin bir sarsıntı içindeydik. Tam altı asırdan beri dünyanın dört bir bucağına hükmeden imparatorluğumuz, içten içe çürümüş asırlık bir çınar ağacının devrilmesi gibi çatırdayarak devriliyordu. Biz de ikiye ayrılmıştık. Esaret altındaki İstanbul’da, işgalcileriyle balo tertipleyerek, havaya bakıp ıslık çalarak ayakta kalmaya çalışan bir hükümet ile Ankara’da yüzünü geleceğe çevirmiş, güzel günler hayal ederek işgalcilere mermi sıkan hükümet, aynı zamanda birbirleriyle de çarpışma halindeydiler. Hem iç hem dış savaş bütün cephelerde sürüyordu. Sivastopol’dan kalkan vapurlar, yaklaşık yüz elli bin Rus muhaciri iskelelerimize döktüğünde, ortalık bir hayli dağınıktı.

Bolşevik İhtilali Rusya’ya kan, gözyaşı, muhacirlik ve kendi vatanlarında henüz anlam veremedikleri bir yabancılaşmayı getirirken; bize de o zamana kadar hiç bilmediğimiz, bir yığın yenilikle dolu “yeni bir hayat” getirdi.

Devrim, Rus aristokratları için büyük bir felaket olurken, bizim aristokratlarımıza ise vur patlasın çal oynasın, yeni bir hayatın kapılarını araladı.

“Fakat bu eğlenen İstanbul'un yanı başında çok bahtsız, mustarip bir İstanbul daha vardı. Daha harp içinde el değiştirmeye başlayan servet, içtimai hayatın........

© Habertürk