Molla Gitsin de Trump-İsrail mi Gelsin?
İran meselesini yalnızca "molla rejimi gitsin" cümlesine indirgemek, İran coğrafyasının tarihini ve burada yaşayan Türklerin durumunu görmezden gelmek olur.
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});
Bugünkü İran sınırları içinde Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Kaşkaylar, Türkmenler ve başka Türk toplulukları olmakla birlikte "40 milyon Türk" yaşadığı ileri sürülmektedir. Özellikle Azerbaycan Türkleri, İran'ın en büyük etnik topluluklarından biridir.
İran Türklerinin bugünkü sorunlarının kökleri 1979'a değil, Pehlevî dönemine kadar gider. 1925'te Kaçar Hanedanı'nın sona ermesiyle Rıza Şah Pehlevî iktidara geldi ve güçlü bir merkezi devlet kurma süreci başlattı. Bu dönemde Farsça devletin ve eğitimin temel dili hâline getirildi; Farsça dışındaki dillerin kamusal kullanımı sınırlandırıldı. Türkçe eğitim ve yayıncılık üzerindeki baskılar, yer adlarının değiştirilmesi, Türk topluluklarının siyasi ve kültürel örgütlenmesinin zayıflatılması ve aşiretlerin merkezi otorite altında toplanması bu sürecin parçalarıydı.
Sonra 1979 Devrimi geldi. Pehlevî Hanedanı devrildi, Humeyni sürgünden İran'a döndü ve İslam Cumhuriyeti kuruldu. Fakat yeni rejim, Pehlevîlerin merkeziyetçi devlet anlayışını tamamen ortadan kaldırmadı. Türklerin, Kürtlerin, Beluçların, Arapların ve diğer toplulukların kimlik ve dil talepleri devam etti.
Bugün İran Anayasası, yerel ve kabile dillerinin medya ve edebiyat alanında kullanılmasına belirli ölçüde izin veriyor. Buna rağmen Azerbaycan Türkçesinin eğitim dili olması yönündeki talepler ve Türk kimliğiyle ilgili aktivizm üzerindeki baskılar devam ediyor.
Burada birbirinden tamamen farklı iki şeyi ayırmak gerekiyor:
Molla rejiminin gitmesini istemek başka, İran Türklerinin yaşadığı tarihî coğrafyanın ABD veya İsrail tarafından yeniden şekillendirilmesini istemek başka şeydir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin vatandaşlarına uyguladığı baskı, yabancı bir devletin İran'ı bombalamasını veya İran'ın geleceğini belirlemesini otomatik olarak meşru hâle getirmez.
Aynı şekilde ABD ve İsrail'in İran'a yönelik müdahalesine karşı çıkmak da mollaların yönetimini savunmak anlamına gelmez.
Bugün savaşın askeri boyutunun yanında çok daha geniş bir ekonomik savaş yürütülüyor.
ABD'nin İran'a yönelik ikincil yaptırımları yalnızca Amerikan şirketlerini kapsamıyor. İran'la enerji, deniz taşımacılığı, teknoloji, değerli metaller, dijital varlıklar ve havacılık gibi alanlarda iş yapan yabancı şirketler de Amerikan finans sisteminden dışlanma riskiyle karşılaşabiliyor.
Washington'un yeni yaptırım kararlarıyla hedef aldığı alanın yalnızca İran olmadığı, İran'ın ticaret yaptığı ülkeler ve şirketlerden oluşan geniş ekonomik ağın da baskı altına alındığı görülüyor.
Trump yönetimi bu yaptırım sistemini daha da genişleterek İran'ın uluslararası ekonomik bağlantılarını zayıflatmak istiyor. Bunun için yalnızca Tahran'a değil; İran'la ticaretin ve finansal işlemlerin önemli merkezleri olan Dubai, Pekin, Ankara ve İran'la ekonomik ilişki kuran diğer merkezlere de bakıyor.
Bu nedenle ortaya çıkan tablo yalnızca İran'a yönelik doğrudan yaptırımlardan ibaret değil. İran'ın enerji, taşımacılık, finans, teknoloji ve ticaret bağlantılarında yer alan üçüncü ülke........
