ABD’nin Küba hedefi ve Rubio’nun köken paradoksu
Bugün Küba, belki de tarihindeki en tuhaf anlardan birini yaşamaktadır: Bu ülkeyi en sert şekilde hedef alan, en ağır yaptırımları savunan, en keskin tehdit dilini kullanan isim, Küba kökenli bir ABD Dışişleri Bakanıdır.
Marco Rubio’nun şahsında yalnızca bir siyasi tercih değil; derin bir kimlik kırılması ve imparatorluk sadakatiyle örülmüş ahlaki bir savrulma somutlaşmaktadır.
Rubio, Castro sonrası Küba’dan kaçan bir ailenin çocuğu olarak Miami’de büyüdü.
Sürgün, yoksulluk ve “özgürlük” anlatısı, onun siyasal kimliğinin temel taşları oldu.
Uzun yıllar boyunca Küba’yı bir travma, bir kayıp vatan ve hesaplaşılması gereken bir geçmiş olarak anlattı. Ancak bugün geldiği noktada Rubio, kendi köklerinin uzandığı Küba halkını özgürleştirme iddiasıyla değil; topyekün cezalandırma siyasetiyle hedef alıyor. Bu tutum, Küba rejimiyle mücadeleden ziyade sürgün travmasının ve Florida’daki radikal Küba kökenli lobilerin taleplerinin Washington’a taşınması anlamına gelmektedir.
Rubio’nun savunduğu Küba politikası, rejimi hedef almaktan çok Küba halkının günlük yaşamını boğan bir kuşatma düzenine dayanıyor.
Gıda, ilaç, finans, enerji ve seyahat alanlarını kapsayan yaptırımlar; Washington’da “demokrasi baskısı” olarak adlandırılırken, Havana sokaklarında yoksulluk, göç ve umutsuzluk olarak karşılık buluyor.
İşte asıl ironi burada başlıyor: Bu politikanın yüzü, Küba’dan kaçmış bir ailenin çocuğu. Ancak bu çelişkiyi yalnızca Rubio’nun kişisel hikâyesiyle açıklamak yetersiz olur.
Asıl bağlam, Trump yönetiminin Amerika’yı yeniden açık bir sömürgeci ve yayılmacı güç diliyle, ülkenin tarihsel geçmişine uygun şekilde sahneye sürmesidir.
Dünyanın süper gücü ABD’nin 1898’de Küba’yı işgaliyle başlayan sancılı tarihinin yeni bir evresi yaşanmaktadır.
Soğuk Savaş’ın zirvesinde ABD, Küba üzerindeki hâkimiyet arayışını yalnızca diplomatik baskıyla sınırlı tutmadı.
1961’deki Domuzlar Körfezi (Bay of Pigs) Çıkarması, CIA destekli göçmen milislerle Fidel Castro rejimini devirmeyi amaçladı.
ABD’nin bu başarısız müdahalesi, Küba’nın Fidel Castro önderliğinde bağımsız bir komünist devlet olarak ayakta kalmasının dönüm noktalarından biri oldu. Ancak yaşananlar, Washington için birbirinden yalnızca 145 kilometre uzaktaki “arka bahçesini” yeniden kontrol etme çabasının sadece ilk perdesiydi.
Soğuk Savaş sonrası dönemde de ABD, ambargo ve yaptırımlar aracılığıyla Küba © Haber7
