‘Gelimli gidimli dünya’da ‘Hattat Mezar Taşları’
Gelmek ve gitmek fiillerine ‘mezar taşı’ terkibinin eklendiği ‘Hattat Mezar Taşları’ temalı bir kitap adının önce hüznü ihtiva edeceği aşikardır.
Zira zamana karşı duyulan kırılganlığın adı olarak hüzün hatırlamaya bitişiktir ve bu manada unutmak hatırlamanın negatifidir.
Yaşanan halin düzeyine göre unutmanın -kimi zaman bir nimet olarak temayüz etse de- daha hatırlama ışığının hafızada belirivermesiyle eş zamanlı olarak hemen bir suçluluk duygusu uyandırması bundan olsa gerektir.
Bunları mezar taşı imgesiyle birlikte düşündüğümüzde söz konusu hüzün daha da ilginçleşir. Çünkü mezar taşı yok olanın yokluğu nedeniyle varlığına bir işaret olduğu gibi, varlıktaki bir “eksilmenin izi” olarak da her durumda bir eserdir.
Taşın bir dili elbette vardır ama biz bu dili/konuşmayı duyma kabiliyetinden yoksun olduğumuz için onu som bir suskunlukla niteleriz. Bu halde asıl dikkate değer olan şey söz konusu nitelemeye bizi zorlayanın bizzat taşın kendisinin olmasıdır. Zira taş taş olarak değil bir bina, bir kemer, bir köprü, bir anıt… olarak verir kendisini görüşümüze yani malzemesi olduğu eserin arkasına saklanarak başka(laşmış) bir eserle izleşir.
Nitekim bir mezar taşı da böyle değil midir? O mezarda metfun olanın adına, yaşadığı zaman dilimine, mesleğine… kısaca öz olarak hayatına dair bir ön bilgi tabelası değil midir bir mezar taşı bir taş olmaktan daha çok…
Hatta merhum ya da merhumenin genç yaşta göçtüğüne ya da doğum yaparken öldüğüne dair üstüne işlenen çok kısa bilgilerle onlar hakkında çok uzun hikayeler........
