İNSAN DOĞASI DİYE BİR ŞEY YOK MU, YOKSA DAVRANIŞÇILAR MI GÖRMÜYOR?
Birçok insan, psikoloji dendiğinde aklına hemen “davranış değiştirme” tekniklerinin geldiğini söyler. Ödül verirsin, istenen davranış artar. Cezalandırırsın, azalır. Kulağa basit ve bilimsel geliyor, değil mi? Ancak iş insanın kendisine geldiğinde, bu formülün ne kadar yetersiz kaldığını görmek hiç de zor değil.
Davranışçılığın insan doğasına dair temel görüşü aslında şudur: Ortada böyle bir “doğa” yoktur. İnsan, doğuştan boş bir levhadır (tabula rasa). Üreme, hayatta kalma, yaratıcılık, ait olma ihtiyacı… Bunların hiçbiri davranışçının sözlüğünde birinci sırada yer almaz. Onun için esas olan, hangi uyaranın hangi tepkiyi, hangi pekiştirecin hangi davranışı ürettiğidir.
Peki bu bakış açısı, günlük hayatta karşımıza çıkan o karmaşık, çoğu zaman çelişkili, bazen asil bazen de korkunç insanı açıklamaya yeter mi?
Düşünelim: Bir insan neden açken ekmeğini başkasıyla paylaşır? Davranışçılık bunu “geçmişte paylaşmanın ödüllendirildiği” şeklinde açıklayabilir belki. Ama o anki içsel dürtüyü, empatiyi, “Ben yapmasam da olur” hissini nereye koyacağız? Ya da bir genç neden sırf “kural bu” diye bir şeyi yapmamak için okulda kasten başarısız olur? Bu, hangi cezanın ürünüdür?
Benim gözlemlediğim şu: İnsanı insan yapan şey, ne yalnızca aldığı ödüller ne de korktuğu cezalardır. İnsanı yönlendiren daha köklü, daha ilkel, aynı zamanda daha yüce motivasyonlar var:
Hayatta kalmak (sadece birey olarak değil, kabile olarak)
Kendini ifade etmek (yaratıcılık, sanat, söylenecek bir sözü olması)
Ait olmak (çünkü tek başına bir ada değil hiç kimse)
Bu temel dürtülerin hiçbiri, laboratuvar ortamında bir fareye peynir vererek açıklanabilecek türden değil.
Davranışçılık bu noktada bence çok önemli bir şeyi kaçırıyor: Yargılamayı bırakıp anlamayı. Çünkü davranışçı yaklaşım, doğası gereği “iyi davranış” ve “kötü davranış” ayrımı yapar. Toplumun ödüllendirdiği şey iyidir; cezalandırdığı şey kötüdür. Peki ya toplumun kendisi haksızsa? Ya eşitsiz dağıtılmış yiyecek, adaletsiz yükselen statü, kimin eş bulup kimin bulamayacağına dair görünmez kurallar varsa? Davranışçılık bu soruları sormaz. Çünkü bu sorular “davranışı değiştirmek” için değil, insanı anlamak içindir.
Ve işte asıl mesele: Tarih boyunca davranışçılık, insan doğasını değiştirme konusunda hiçbir zaman tam anlamıyla başarılı olamadı. Cinsellik, açlık, kendini ifade etme arzusu, ölüm korkusu… Bunlar ne kadar ödül ve ceza verirsek verelim, kolayca silinip yeniden yazılabilecek şeyler değil. Skinner’ın “Ötesinde Bir Dünya”sı, bir ütopya olarak kaldı.
Belki de yapmamız gereken, davranışçılığın sunduğu araçları küçümsemeden, ama onu bir “insan doğası teorisi” sanmaktan vazgeçmektir. Çünkü insan yalnızca tepki veren bir makine değildir. İnsan, kendi nedenlerini yaratandır.
Ve bazen, hiçbir ödül vaat edilmediği halde, hiçbir ceza tehdidi yokken, “Sırf bu doğru diye” bir şeyi yapandır.
İşte o zaman, davranışçının elindeki şema tutuşur. İnsan ise gülümser.
