Bir Mazeret Söylemi Olarak Anti-Emperyalizm
Modern siyasi düşünce tarihinin en baskın ve etkili temalarından biri olan sömürgecilik (kolonyalizm) eleştirisi, salt bir tarihsel hesaplaşmanın ötesine geçerek, medeniyetler ve ideolojiler arasındaki güç ilişkilerini tanımlayan temel bir ontolojik çerçeve haline gelmiştir. Fakat bu gayet kolay anlaşılan popüler anlatıya biraz yakından bakıldığında bazı ciddi problemler görülür.
20. Asırda Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmak için verdikleri mücadelenin tarihsel gelişimi, entelektüel kökenleri ve güncel işlevleri incelendiğinde, anti-emperyalist anlatının zamanla başlangıçtaki “özgürleştirici” iddiasından uzaklaştığı, otoriter rejimlerin başarısızlıklarına mazeret üretme mekanizmasına ve jeopolitik rekabetin araçsallaştırılmış bir söylemine dönüştüğü gözlemlenir.
Özellikle Soğuk Savaş’ın kutuplaşmış ikliminde kristalize olan anti-emperyalist retorik, bugün teknolojik dönüşümlerin hız kazandığı ve post-kıtlık tartışmalarının güncellik kazandığı bir dünyada, açıklama gücünü önemli ölçüde yitirmiş bir paradigma olarak değerlendirilmelidir.
Soğuk Savaşın İdeolojik Laboratuvarı: Sömürgecilik Anlatısının Marksist İnşası
Sömürgecilik eleştirisinin, en güçlü ve sistemli formuna Soğuk Savaş döneminde ulaşması tesadüf değildir. Bu süreç, Sovyet bloğunun ve küresel Marksist hareketin “Batı”ya ve liberal demokratik dünyaya karşı yönelttiği en etkili ideolojik saldırı silahı olarak kurgulanmıştır.
Yönler görecelidir. Bizim “Batı” diye adlandırdığımız kolonizatör güçler, sömürgeciliğe maruz kalmış pek çok ülke için aslında Kuzeyde ya da Doğudadır. Sömürgecilik eleştirisinin esas üretim yeri Sovyetlerin, coğrafi olarak onların batısında bulunan “kapitalist” ülkeleri “Batı” ortak parantezine alması normaldir. Ama onların tesirinde kalan coğrafyalarda -yönler uymasa da- bu ortak parantez kopyalanmıştır.
Marksist-Leninist doktrin, emperyalizmi “kapitalizmin kaçınılmaz ve en yüksek aşaması” olarak tanımlayarak, dekolonizasyon sürecini sınıf mücadelesinin küresel ölçekteki bir izdüşümü olarak sunmuştur. Sovyetler Birliği (SSCB), kendisini mazlum ulusların hamisi olarak konumlandırırken, Batılı güçlerin sömürge imparatorluklarının çöküşünü hızlandırmayı jeopolitik bir öncelik haline getirmiştir.
SSCB'nin dekolonizasyona yönelik bu desteğinin, iddia edilenin aksine salt bir özgecilik (altruism) örneği değil, stratejik bir ideolojik gündemin parçası olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Stalin ve sonrasında Kruşçev liderliğindeki Sovyet yönetimi, emperyalizmi kapitalist sistemin organik bir uzantısı olarak görmüş ve sömürgelerin kaybının kapitalist merkezleri ekonomik krize sokacağını hesaplamıştır. Bu bağlamda, SSCB sadece askeri ve ekonomik yardım sağlamakla kalmamış, aynı zamanda sömürge karşıtı hareketlerin liderlerini Moskova’da eğiterek onlara devrimci bir kimlik ve metodolojik bir çerçeve kazandırmıştır. Ho Chi Minh gibi figürlerin Sovyet devrimci modelinden etkilenmesi, bu entelektüel ve organizasyonel transferin en bariz örneklerinden biridir.
Buna karşın, Sovyetler Birliği’nin bizzat kendisinin bir “anti-emperyalist imparatorluk” olarak işlev gördüğü gerçeği, Soğuk Savaş dönemi anlatısının en büyük paradoksudur. Bolşevik politikaları, eski Rus İmparatorluğu'nu Marksist-Leninist ideolojiye dayalı yeni bir imparatorluk tipine dönüştürmüştür. 1920'lerde uygulanan korenizatsiia (yerelleştirme) politikaları başlangıçta dekolonizasyon vaadi taşısa da, Stalin ve özellikle Brejnev dönemlerinde bu durum yerini sistematik bir Ruslaştırmaya ve merkezin mutlak kontrolüne bırakmıştır. Sovyetler Birliği'nin Doğu Avrupa'daki uydu devletleri ve Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki tahakkümü, SSCB'ye yöneltilen eleştirileri haklı kılan bir “ikinci sömürge işgali” niteliğindedir.
Aşağıdaki tablo, Soğuk Savaş döneminde iki blok arasındaki sömürgecilik anlatısının karşılaştırmalı bir analizini sunmaktadır:
Entelektüel Bağımlılık ve Özgünlük Krizi: İslamcı ve Milliyetçi Aydınların Marksist Emperyalizm Kavramsallaştırmasını Benimsemeleri
Tarih boyunca sömürgecilik karşıtı tezlerin üretiminde entelektüel öncülük neredeyse tamamen Marksist düşünürlerin elinde kalmıştır. Türkiye’de de İslamcı ve milliyetçi aydınlar, kendi özgün anti-emperyalist teorilerini ve temellerini kendi ideolojilerinde bulan kavramlar geliştirmek yerine, Marksist terminolojiyi ve analiz kalıplarını kopyalamışlardır. Doğu toplumlarının kendi tarihsel ve kültürel birikimlerinden süzülmüş bağımsız bir sömürgecilik eleştirisi üretmekte başarısız olmaları, bu hareketlerin yüzeyde karşıt görünseler bile ideolojik olarak Marksizme bağımlı kalmasına neden olmuştur.
İslamcı aydınlar, Marksizm’i “Tanrısız” ve “materyalist” bir Batı icadı olarak mahkûm etseler de, emperyalizme karşı duruşlarında Marksist diyalektiği ve sömürü analizini kullanmaktan geri durmamışlardır. Bunun bir örneğini, Ebu'l-A'lâ Mevdudî’nin, Türkçe’ye “Hicab” ismiyle çevrilen 1939 tarihli “Purdah” kitabında, pazarın metalaşması ve liberal özgürlük kavramlarına yönelttiği eleştirilerde görebiliriz. Mevdudi bu kitabında esas olarak kadın özgürlüğü ve aile kurumu üzerinden bir Batı modernizmi eleştirisi geliştirir; ancak bu eleştiriyi inşa ederken piyasa ilişkileri ve liberal birey anlayışını da sorgulamak durumunda kalır. Iqtidar'ın (2021) dikkat çektiği üzere Mevdudî, liberal birey anlayışını ve piyasa ilişkilerini eleştirirken farkında olmaksızın Marksist toplum analizinin kavramsal çerçevesine yaslanmaktadır.
Aynı durumu Türkiye ve Mısır gibi ülkelerdeki milliyetçi ve İslamcı akımlar için de tespit edebiliriz. Mesela Nuri Pakdil’in “yerli düşünce” vurgusu altında geliştirdiği anti-kapitalist söylem, aslında sol anti-emperyalist eleştirilerin İslami bir terminolojiyle yeniden paketlenmesinden ibarettir.
İslamcı aydınlar, Marksist sınıf mücadelesini “ezilen Müslüman halklar” ve “mustazaflar” kavramlarına tercüme ederek, teorik boşluklarını doldurmaya çalışmışlardır. Bu entelektüel kopyacılık, İslamcıların ve milliyetçilerin iktidarı ele geçirdiklerinde neden tutarlı bir alternatif ekonomik model sunamadıklarını açıklamakta da işe yarayabilir.
Entelektüel ödünç almanın mekanizmalarını şu tablo ile........
