Handikaplı gazetecilik: Kulüp muhabirliği
Galatasaray, Göztepe karşısında sezonun en kritik deplasmanlarından birine çıkarken Okan Buruk’un bir şeyleri değiştirmesi gerektiği aşikardı. O ana kadar Osimhen’in yokluğunda sahaya hiçbir şey koyamayan takımı, üstüne Trabzonspor deplasmanında skor olarak olmasa da oyun olarak ağır bir yenilgi almıştı. Orta saha kurgusunda ciddi değişikliklere ihtiyaç duyulduğu görülüyordu, kayıpları oynayan Icardi ise artık denklemde dahi değildi. Bu koşullar altında Buruk zorlu deplasmana doğru değişikliklerle çıktı. İlkay Gündoğan’ın yeniden 11’e dönmesi orta sahayı, Barış Alper Yılmaz, Leroy Sane, Roland Sallai ve Yaser Asprilla ise hücumdaki hareketlilik sorununu çözmüştü. Nitekim sarı-kırmızılılar maça golle başlamakla kalmadı, ilk yarıda sezonun en iyi deplasman performanslarından birini ortaya koydu. Tam acaba “Okan Buruk şampiyonluk oyununu yine buldu galiba” diye düşünürken ikinci yarıda tablo tersine döndü. Göztepe’nin 49. dakikada attığı gol sonrası kurduğu hakimiyet o kadar ağırdı ki ilk yarı tamamen unutuldu. Maçın kazanılması önemliydi tabii ama Osimhen’siz süreçte olası kayıpları önleyecek oyun bulundu mu, orası şüpheli.
İlkay Gündoğan’ın ikinci yarıda değişen tabloyu özetleyen sözleri maçın taktik analizi için yeterliydi. Okan Buruk ise basın toplantısında son 6 haftaya girilirken “psikolojik tahkimi” önemsedi. Hocaları Fatih Terim ve Mircea Lucescu’nun ustası olduğu “Herkese karşı biz” algısını kuvvetlendirme mesaisi adına içinde bolca “hain” barındıran bir basın toplantısı düzenledi. Salvoları, rövanş imaları yaptığı Kocaelispor maçından, kadroları sızdıran içerideki “hain”lere ve kadroları kamuoyuna duyuran muhabirlere kadar uzandı. Bu da önemli bir tartışmayı, “kulüp muhabirliği” meselesini yeniden gündeme getirdi.
Gazetelerin ve spor servislerinin yok hükmünde olduğu, sosyal medyanın futbol gündemini büyük oranda belirlediği koşullarda kulüp muhabirliği de buna göre evrim geçirdi. Günümüzde muhabirler daha bağımsız gibi görünüyor, YouTube gibi mecralarda kendi adlarıyla yayın yapabiliyor ve büyük bir popülarite kazanabiliyorlar. Ama aslında çok yalnızlar. Onları koruyacak kurumları zayıf, mesleki birlikleri kayıp. Takipçileri ise acımasız. Aşırı kutuplaşmış ve nefrete boğulmuş futbol ortamının sürekli ajite ettiği bu “taraftarlar”, kulüp muhabirlerinden de sonsuz sadakat bekliyor: Haberciliğe, gazetecilik ilkelerine değil elbette kulübe sadakat! Onlar da çoğu zaman bu sadakati sergiliyor doğrusu. Bu da sıkıntıyı katmerleştiriyor, çarpık anlayışı kuvvetlendiriyor. Söz konusu isimleri zaman zaman “Transfer bozulmasın diye” haberi duyurmadığını gururla anlatırken görüyoruz. Kimi zaman futbolcu maaşlarının düşük gösterilmesinde kulüplerine destek oluyorlar, kimi zaman aleyhte olacağı düşünülen gelişmeleri örtbas ediyorlar. Tartışmalı gündemler patlak verdiğinde kulüpleri adına cengaver kesiliyorlar. Hakem, federasyon, rakipler… Takımın hakkını ne kadar güzel savunurlarsa o kadar büyük gazeteciler! Böyle yapınca takdir topluyor, “helal”leri kabul ediyor, makbul muhabir oluyorlar; hem kulüp yönetimleri hem de taraftar kitleleri için.
Bu elbette gazetecilik açısından çok çarpık bir denklemin oluşmasına neden oluyor. Habercilik yapmadığı, gerçekleri çarpıttığı ya da gizlediği, kamuoyu algısını taraflı biçimde şekillendirdiği ölçüde büyüyen gazeteciler… Kulağa ne kadar oksimoron gelse de gerçek bu. Ve bununla savaşan, bu denkleme yenik düşmeyen çok az isim var. Kurumlardan, meslek birliklerinden bahsetmeye gerek dahi yok. Esamesi okunmuyor hiçbirinin.
Hal böyle olunca, gazeteciliği gazeteciler savunmayınca, futbol fanatizminin doğasına uygun olarak tam biat talep eden kulüpler ve taraftarlar da bunun aksi durumlarda gazetecileri hedefe koyuyor. Okan Buruk çıkıp bir gazeteciyi işini yaptığı için kabahatliymiş gibi gösterebiliyor. Doğrudur, Buruk basın toplantısında “Haberciliğe saygı duyduğunu” söylüyor ama içinde o kadar “hain” barındıran bir konuşmada özellikle Kaya Temel’in adını anması ve rahatsızlığını dile getirmesi ilgili gazeteciyi yukarıda andığımız kitlenin önüne atmak anlamına geliyor. Buruk gibi 17-18 yaşından beri gazetecilerle içli dışlı olan birinin bu neden-sonuç ilişkisini kurmamış olması imkansız. Ancak dediğimiz gibi onun önceliği başkaydı; haber sızdırma meselesi “Herkese karşı biz” gündemiyle içerideki safları birleştirmenin bir aracıydı. Olan gazeteciye oldu. Gazetecilik derseniz o, bu medya ve spor atmosferinde “Kaybolmaya yüz tutmuş meslek adı” olmaktan ibaret. Bu, pek çok nedenden gazeteciliğin tüm kulvarları için geçerli ancak belki de en büyük zorluğu “kulüp muhabirliği” yaşıyor.
