Her dalga iz bırakır: 1 Mayıs’ın anlamını takvimlerden dışarı çıkarmak
“O dalgalar gelir, rollerini oynar ve giderler. Ama hepsi iz bırakır”
Lucy Parsons (1851-1942)
Hemen hemen her 1 Mayıs öncesinde ismini duyduğumuz bir olay var: Haymarket Provokasyonu (1886). ABD’nin Şikago kentinde çalışma saatinin 8’e indirilmesini isteyen işçilere polis bir 1 Mayıs günü ateş açar. O gün ve ertesinde meydana gelen bir dizi karanlık olayın ardından pek çok işçi hayatını kaybeder. Polis kurşunuyla meydanda ya da idam cezasıyla öldürülen işçilerin mücadelesi birkaç yıl sonra Enternasyonal tarafından bugün bildiğimiz anlamına kavuşur. Bu sebeple ‘1 Mayıs’ın tarihi’ isimli yazılar hep Haymarket’le söze başlar.
Fakat tarihi belirli kalıplarla yinelemek bizi istemsizce zamanın ta kendisine yabancılaştırabilir. Böyle olursa Haymarket denilen olay, detaylara boğularak siyah beyaz bir gravürün içine hapsolur. Oysa bir toplumsal mücadele deneyimi başka zaman dilimlerinin kavgalarından yalıtılarak müzelerde saklanamaz. Aksi takdirde kavanozun içerisine konulan bir mum gibi kısa süre içerisinde söner.
Şüphesiz Haymarket olayının detayları çok dikkat çekicidir ve uzun uzun okumak-incelemek gerekir. Fakat meselenin ‘büyülü’ kısmı toplumsal mücadeleler tarihin zaman içerisinde hareket eden akışkan yerlerine dokunarak geçmişin bugünde yaşayan boğumlarını keşfetmektir.
Haymarket örneğinde istemsizce satır arasında kalan ‘8 saatlik çalışma’ talebini biraz incelersek eğer bunu net bir şekilde görebiliriz.
Mesela burjuva-liberallere sorsanız ‘Haymarket 140 yıl önce yaşanmış ‘arkeolojik’ bir olaydır. Hem zaten radikal işçi mücadelesi ‘o yüzyıllara’ ait paternidir. Bugün başta teknoloji olmak üzere her şey o kadar değişmiştir ki artık işçi sınıfı bile farklı tanımlanmalıdır.’
Ancak gerçekler hiçbir zaman arzularımızın-ideallerimizin açtığı kanallarda ilerlemez.
Aradan geçen o kadar yıl içerisinde devasa teknolojik ilerlemelerin yaşandığı inkar edilemez. Fakat zenginliklerin dağılımında aynı ilerleme gerçekleşmediği sürece sınıf mücadelesinin denkleminde kökten bir değişim yaşanmıyor. Çünkü günümüzün dünyasında internet de otomasyon da aslında çok daha az çalışmamızı sağlayabilecek ‘nimetler’ olsa da, hünerlerini kapitalist sahiplerine daha fazla kâr üretmek için kullanıyorlar.Bir fabrikada robot kollar üretimi hızlandırdığında işçinin çalışma saati azalmaz; olsa olsa aynı sürede daha fazla üretim yapması beklenir. Bir ofiste yapay zeka rutin işleri devraldığında çalışanın mesaisi kısalmaz; ondan ‘daha yaratıcı’ başka işler istenir. Teknoloji, kapitalizmin elinde doğası gereği insanı özgürleştiren değil, sömürüyü yoğunlaştıran bir araca dönüşür.
Ya bugünün çalışma saatlerine ne demeli? Haymarket’te çalışma saatlerini 8’e düşürme talebi patronların iştahına karşı girilen kanlı mücadeleler sonucunda kazanılır. Fakat bugün gelişen tüm teknolojiye rağmen nasıl oluyor da sözde fi tarihinden kalma bir olaydaki taleplerin hemen hemen aynıları hâlâ dile getirilebiliyor?
Örnek için fazla uzağa gitmeye gerek yok: Bugün Türkiye dünyanın en uzun çalışma süresine sahip ülkelerinden biri. Yasal çalışma süresi haftalık 45 saat olsa da işçilerin neredeyse yüzde 60’ı çok daha uzun sürelerde çalışıyor. Hatta işçilerin yüzde 23’ü haftada 56 saatin üzerinde çalışıyor.
Daha güvencesiz çalışma koşulları, kaybedilen sosyal haklar, yasa dışı fazla mesailer, verilmeyen ücretler, çalınan cumartesi günleri... Bunların hepsi tam da çağımıza ait hikayeler. Üstelik tabloda fark, teknolojik ilerlemeyle ters orantılı bir şekilde açılıyor.
‘Bir şey değişmiyor’ diyerek boyun mu eğmek gerekir?
Peki tüm bu gidişat karşısında karamsarlığa kapılmamak mümkün mü? Tam 140 yıl önce aynı talepler için sokağa çıkanların torunları bugün hâlâ aynı yorgunluğu yaşarken, ‘Bir şey değişmiyor’ diyerek kadere boyun mu eğmek gerekir? Bu sorunun yanıtını, 1 Mayıs’ın doğduğu kentte, seksenine merdiven dayamış bir kadın veriyor...
1930 yılında düzenlenen 1 Mayıs etkinliğinde Haymarket günlerinin de içerisine bulunan Lucy Parsons kürsüye çıkar. Kendisi bir kölenin gayrimeşru çocuğu olarak başladığı hayatının dizginlerini eline aldıktan sonra yaşamının her anını işçilerin kavgasına adar. Haymarket’te idam edilen Albert Parsons’un hem eşi hem mücadele arkadaşıdır. Çok kişi için söylenir ‘Son nefesine kadar mücadelenin içerisinde oldu’ diye. Doksan bir yaşında neredeyse kör olmasına rağmen 1941’de işçilerin grev çadırında yaptığı konuşmanın ardından evine gider. Fakat çıkan yangın sonucu hayatını kaybeder.
Parsons başlı başına bir yazı konusu, biz gelelim 1930’daki sözlerine...
Bugün burjuva-liberallerin bağlamdan kopuk anakronik tarih anlatılarına baktığımızda zihnimizde canlanan fakat isimlendirmekte güçlük çektiğimiz ifadeleri Parsons şöyle dile getiriyor:
“Hareketlerin gelip gittiğini gördüm. İnsan ilişkilerinde, hayatın içinde bu tıpkı doğanın gelgitleri gibidir. Okyanusun kıyıya vuruşunda deniz kıyısındaki o dalgaların yükselip alçalması gibi. O dalgalar gelir, rollerini oynar ve giderler. Ama hepsi iz bırakır. Ta ki okyanusun kendisi zamanla aşınıncaya kadar. İşte bu yüzden, radikal harekete dair bu insani güç dalgaları gelip geçiyor diye kimsenin cesareti kırılmamalı. Onların hepsi iz bırakır.
Radikal iz... Hepsi ardında bir şeyler bırakır. Ve bunun gibi bir sonraki büyük hareket geldiğinde, sadece kendinden öncekilerin ayak izlerine basar. Ve kurtuluş gerçekleşene kadar onu daha ileri taşır. Bu, tarihin bir dersidir. Her şeyi bir günde başaramayız. Ya da tek bir nesilde. Bu, diğer nesillere devredilir.”
Sınıf mücadelesinde neyin yeni neyin eski olduğunu takvim yaprakları değil, sömürünün biçim değiştirerek süren doğası belirler. 1886’da sekiz saat için dökülen kanla, bugün emekçilerin verdiği kavga aynı okyanusun farklı dalgalarıdır. 1 Mayıs, sadece tüm gezegene yayılan aynı kavganın hikayesi olduğu için değil; aynı zamanda tüm zamanlarda da hareket ettiği için bütünlüklü okunması gereken bir gün. İşte bu yüzden 1 Mayıs yalnızca geçmişin anıldığı bir gün değil, geleceğin inşa edildiği bir uğraktır.
