menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ailenin Değil Barışın Yılı

11 0
05.01.2026

“Egemen iktidarın simgelediği eski öldürme gücü, yerini artık titizlikle bedenlerin yönetimine ve yaşamın hesapçı bir biçimde işletilmesine bırakır.”[1]1

Foucault’nun bu sözleri, AKP rejiminin 2025’i “Aile Yılı” ilan etmesiyle birlikte Türkiye’de kadın bedenleri, yaşam biçimleri ve toplumsal roller üzerinde kurulan yeni iktidar tekniğini tartışmak için isabetli bir başlangıç sunar. Çünkü devletin hayatlarımıza yönelik müdahalesi artık yalnızca hukuki ya da kültürel bir baskıyla sınırlı değil; doğrudan yaşamın, bedenin, kimliğin, cinselliğin, cinsel yönelimin ve üretim biçimlerinin düzenlenmesi anlamına gelen kapsamlı bir biyopolitika pratiğine dönüşmüş vaziyette. Bu yazıda da biyopolitika kavramı çerçevesinde kadın emeğinin ve bedeninin politikleştirilmesi, heteronormatif aile modelinin yeniden üretilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kurumsallaşması başta olmak üzere Aile Yılı’nın neyi amaçladığını, neyi pekiştirdiğini ve neyi başaramadığını tartışıyoruz.

Türkiye’de siyasal iktidarın aileye atfettiği ideolojik ve kültürel merkeziyet, “Aile Yılı” ilanı ile birlikte yalnızca sembolik bir çerçeve olmaktan çıkıp devletin demografi, kültür, ekonomi ve ahlak alanlarında uyguladığı bütünleşik bir müdahale hattına dönüşmüş oldu. Yıl boyunca yapılan açıklamalarda “aileyi güçlendirmek”, “doğurganlığı teşvik etmek” ve “milli-manevi değerleri korumak” gibi kadın bedeni üzerinde tahakküm kurmayı amaç edinen; başta LGBTİ ’lar olmak üzere devletin sınırları kendinden menkul ahlak normlarının dışında kalan herkesi hedef gösteren söylemler öne çıktı. Böylece “Aile Yılı”, devletin biyopolitik müdahalelerini meşrulaştırmak için kullandığı bir araç hâline gelirken, kimin “makbul vatandaş”, kimin “tehdit unsuru” olduğuna ilişkin daha da sertleşen sınırlandırmalar getirildi.

Geleneksel söylemde aile toplumun en küçük birimi olarak tanımlanır. Bu masum görünen tanım, aileyi yalnızca bir sosyal birlik olmaktan çıkararak içerisindeki her bir bireyle birlikte onu toplumun sürekliliğini sağlamakla yükümlü işlevsel bir mekanizma hâline getirir. Böylece aile, hem toplumsal normların hem de devlet politikalarının gözetimi altında çalışan bir birime dönüşür. Devlet bu denetleme mekanizmasının siyasi, kültürel ve demografik amaçlarına hizmet edecek şekilde işlemesi için politikalar üretir. Foucault’nun tarif ettiği biyopolitik tahakküm de tam burada devreye girer. Devlet yaşamı, cinselliği, bedeni, üremeyi ve nüfusu düzenlemek ister. Türkiye’de bu düzenin odağına kadınların üreme kapasitesi yerleştirilmiştir. Zira doğum hızının yıllar içerisinde düşmesi ve 2024 itibariyle 1.50’nin altına inmesi kapitalist düzen için çanların çalmasına sebep olmuştur. Emek gücünü yeniden üretecek nüfusun gelecekte azalacağına dair kaygı, devleti toplumun “en küçük birimi”ne yüklediği işlevi yeniden hatırlamaya ve aileyi korunması gereken bir kurum olarak yeniden tanımlamaya itmiştir. Kapitalist düzenin sürdürülebilirliği için gerekli işgücü akışının sağlanması, her zaman olduğu gibi patriyarkal yapılarla iş birliği içinde mümkündür. Çünkü devletin idealleştirdiği aile modelinin kurulabilmesi, kadının doğurganlık kapasitesine ve yeniden üretim emeğine bağlıdır. Bu nedenle sağlık bakanının da açıkladığı gibi çocuksuz evli çiftler dahi “hedeflenen aile” kategorisine dâhil........

© Emek ve Adalet Platformu