Yapay zekânın ürettiği değerin vergilendirilmesi ve vergiyi doğuran olayın yeniden tanımlanması (3)
Burcu ALPTEKİN
Vergi Başmüfettişi
(Yazımızın I. Bölümünde “Vergiyi Doğuran Olay”ın İnsansız Değer Yaratımı Karşısında Yaşadığı Kavramsal Tıkanma, Yapay Zekânın İnsan Fiilini İkame Ettiği Durumlarda Vergiyi Doğuran Olayın Yeniden İnşası, Yapay Zekânın Kendi Kendine Öğrenme Yeteneği Karşısında Vergiye Tabi Gelirin Tespit Edilmesindeki Şeffaflık Sorunu, Yorumsal Mecraya Taşıdığımız Üç Katmanlı AI Income Nexus Modeli; Yazımızın II. Bölümünde ise Transfer Fiyatlandırmasında İnsan-Dışı Değer Yaratmanın Ölçülmesi, Algoritmik Fonksiyon Karmaşası, Yapay Zekâ Döneminde Kâr Kaydırmanın Yeni Biçimleri, Transfer Fiyatlandırmasının İnsan-Dışı Bir Ekonomiye Uyarlanması ve dahasını içeriklendirerek sizlerle paylaşmış, görüşlerinize sunmuştuk. Bugün aynı yazımızın III. Bölümü olan Türkiye gerçeği ile sizlerleyiz…)
Türkiye’de Yapay Zekâ Gerçeği Ve Vergilendirilmesi
Yapay Zekânın Türkiye’de Vergisel Olarak “Adı Konulmamış” Varlığı
Yapay zekâ, günümüz ekonomik sistemlerinde yalnızca üretim süreçlerini hızlandıran ya da maliyetleri düşüren teknik bir araç olmanın çok ötesine geçerek, özellikle büyük veri analizi, otomatik karar alma mekanizmaları ve öğrenen algoritmalar aracılığıyla doğrudan doğruya iktisadi değer üreten, bu değer üzerinden gelir elde edilmesini mümkün kılan ve hatta kimi durumlarda insan emeğini ikame eden bir fonksiyonlar bütünü hâline gelmiş olmasına rağmen, Türk vergi hukukunun hâlen bu olguyu büyük ölçüde klasik yazılım, yardımcı hizmet ya da Ar-Ge faaliyeti çerçevesinde değerlendirmeye devam etmesi, yapay zekâ kaynaklı değer üretiminin vergisel açıdan görünmezleşmesine yol açan temel yapısal sorunlardan birini oluşturmaktadır. Nitekim vergi hukukunun süje, gelir ve matrah kavramlarının tarihsel olarak insan iradesine, fiziksel varlığa ve coğrafi sınırlara dayalı bir ekonomik gerçeklik varsayımı üzerine inşa edilmiş olması, karar alma süreçlerinin giderek algoritmalara devredildiği, katma değerin insan müdahalesi olmaksızın üretilebildiği ve ekonomik faaliyetin mekânsal sınırları aşarak dijital ortamlarda gerçekleştiği bir düzende ciddi bir normatif boşluk yaratmakta; bu boşluk, yapay zekâ tarafından üretilen değerin kime atfedileceği, hangi gelir unsuruna dâhil edileceği ve hangi ülkede vergilendirileceği sorularını cevapsız bırakmaktadır. Bu günkü yazımız, tam da bu noktada, Türkiye’de yapay zekânın vergisel açıdan “adı konulmamış” bir varlık olarak kalmasının nedenleri üzerinde konuşmayı, mevcut mevzuatın yapısal sınırlarını değerlendirmeyi ve vergi hukukunun dijital ekonomi karşısında kaçınılmaz hâle gelen paradigma değişimi ihtiyacını tartışmayı amaçlamaktadır.
Türkiye’de Yapay Zekâ: Stratejik Söylem Ve Ekonomik Gerçeklik Arasındaki Uçurum
Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve Normatif İddialar
Türkiye’de yapay zekâya ilişkin resmi söylemin en somut yansımasını oluşturan Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ve bu stratejiye bağlı politika belgeleri incelendiğinde, yapay zekânın ekonomik büyümenin, verimlilik artışının ve küresel rekabet gücünün temel unsurlarından biri olarak konumlandırıldığı, kamu ve özel sektör nezdinde yaygınlaştırılmasının hedeflendiği ve bu alandaki yatırımların teşvik edilmesinin öngörüldüğü görülmekle birlikte, söz konusu belgelerin vergisel boyutunun büyük ölçüde yüzeysel kaldığı ve yapay zekânın doğrudan bir gelir ve katma değer üretim aracı olarak değil, daha ziyade desteklenmesi gereken bir teknoloji alanı olarak ele alındığı dikkat çekmektedir. Bu durum, stratejik düzeyde yapay zekâya atfedilen ekonomik önem ile vergi hukuku düzeyinde bu önemin karşılığını bulamaması arasındaki temel çelişkiyi ortaya koymakta; yapay zekâ bir yandan ekonomik kalkınmanın lokomotifi olarak sunulurken, diğer yandan bu kalkınmanın vergisel sonuçlarının nasıl yönetileceğine ilişkin bütüncül bir yaklaşım geliştirilmemesi, vergi sisteminin yapay zekâ kaynaklı değer üretimini sistematik olarak ıskalamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla, strateji belgelerinde yer alan iddialı hedeflerin, vergi hukuku açısından somut normatif düzenlemelerle desteklenmediği sürece, yapay zekânın ekonomik etkilerinin büyük ölçüde kayıt dışı ya da eksik vergilendirilen bir alanda kalacağı açıktır.
Yapay Zekânın Vergisel İz Kaybı Yarattığı Alanlar
Türkiye’de yapay zekânın fiilî kullanım alanları incelendiğinde, söz konusu teknolojinin artık istisnai ya da deneysel bir uygulama olmaktan çıkarak, özellikle bankacılık, finansal teknolojiler, e-ticaret, dijital reklamcılık, sigortacılık, muhasebe ve denetim süreçleri gibi yüksek katma değerli sektörlerde ekonomik karar alma mekanizmalarının merkezine yerleştiği görülmekte; ancak bu yaygın kullanımın vergisel düzlemde aynı ölçüde izlenebilir, sınıflandırılabilir ve matraha dâhil edilebilir bir karşılık bulamadığı da hâlihazırda açıkça ortaya çıkmaktadır. Nitekim kredi tahsis süreçlerinde risk analizini gerçekleştiren algoritmalar, dinamik fiyatlama yoluyla satış gelirlerini maksimize eden yapay zekâ sistemleri, kullanıcı davranışlarını analiz ederek reklam gelirlerini belirleyen öğrenen modeller ya da muhasebe ve denetim faaliyetlerinde insan emeğini büyük ölçüde ikame eden otomasyon çözümleri, doğrudan doğruya gelir artışı ve maliyet tasarrufu sağlayan iktisadi sonuçlar üretmesine rağmen, bu sonuçların hangi ölçüde yapay zekâ kaynaklı olduğu, söz konusu değerin kime ait sayılacağı ve hangi hukuki zeminde vergilendirileceği hususları çoğu zaman belirsizliğini korumaktadır.
Bu belirsizlik, yapay zekâ tarafından yaratılan değerin vergisel olarak görünmez hâle gelmesine yol açan çok katmanlı bir iz kaybı mekanizması üretmekte; bir yandan yapay zekânın şirket bünyesinde geliştirilen bir yazılım mı, dışarıdan temin edilen bir hizmet mi, yoksa sürekli öğrenen ve kendini geliştiren bağımsız bir üretim faktörü mü olduğu sorusu cevapsız kalırken, diğer yandan bu teknolojinin sağladığı katma değerin mevcut gelir unsurları içerisinde eritilerek, insan emeğiyle ya da klasik sermaye unsurlarıyla üretilmiş gibi vergilendirilmesi, yapay zekânın ekonomik ağırlığını sistematik biçimde maskelemektedir. Özellikle çok uluslu dijital şirketlerin Türkiye’de fiziksel bir varlık göstermeksizin, algoritmalar aracılığıyla kullanıcı verilerinden değer üretmesi ve bu değerin önemli bir kısmının yurt dışına aktarılması, mevcut vergi sisteminin mekân, süje ve gelir kavramlarına dayalı kurgusunun yapay zekâ temelli iş modelleri karşısında ne ölçüde yetersiz kaldığını somut biçimde ortaya koymaktadır.
Bu çerçevede, yapay zekânın fiilî kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte ortaya çıkan asıl sorun, teknolojinin vergilendirilip vergilendirilemeyeceğinden ziyade, yapay zekâ tarafından üretilen iktisadi değerin mevcut vergi hukuku kavramları içerisinde doğru bir şekilde yakalanıp yakalanamadığı noktasında düğümlenmektedir. Zira yapay zekâ, çoğu durumda insan müdahalesi olmaksızın karar alabilen, öğrenebilen ve ekonomik sonuç doğurabilen bir yapı olarak, vergi hukukunun geleneksel olarak varsaydığı “bilinçli irade sahibi mükellef” modelini fiilen aşındırmakta; bu aşınma ise, vergisel matrahın giderek daha soyut, daha dağınık ve daha zor tespit edilebilir hâle gelmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de yapay zekânın fiilî kullanımına ilişkin tablo, yalnızca teknolojik bir dönüşümü değil, aynı zamanda vergi hukukunun temel kavramsal dayanaklarını zorlayan derin bir yapısal kırılmayı, belki de yapılandırmayı da gözler önüne sermektedir.
Vergi Hukuku Bağlamında Yapay Zekâ
Süje, Gelir ve İktisadi Kıymet Tartışmasının Kavramsal Çerçevesi
Yapay zekânın vergilendirilmesine ilişkin tartışmaların, çoğu zaman teknik sınıflandırmalar ya da münferit vergi türleri üzerinden yürütülmesi, meselenin özünü oluşturan kavramsal sorunun gözden kaçırılmasına neden olmakta; oysa yapay zekâ, vergi hukukunun en temel yapı taşlarını oluşturan vergi süjesi, gelir kavramı ve iktisadi kıymet anlayışını eş zamanlı olarak zorlayan, bu kavramların her birini ayrı ayrı değil, bütünsel biçimde yeniden düşünmeyi zorunlu kılan bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira vergi hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, süjelik kavramının bilinçli iradeye sahip gerçek ya da tüzel kişilere, gelir kavramının emek, sermaye ya da bunların birleşimi sonucu elde edilen ekonomik değerlere, iktisadi kıymet anlayışının ise büyük ölçüde maddi varlığa ya da en azından insan eliyle yaratılmış soyut haklara dayandırıldığı görülmekte; buna karşılık yapay zekânın, insan müdahalesi olmaksızın öğrenebilen, karar alabilen ve ekonomik sonuç doğurabilen bir yapı olarak bu üç kavramın kesişim noktasında yer alması, mevcut normatif çerçevenin sınırlarını görünür kılmaktadır. Bu bağlamda, yapay zekânın vergilendirilmesi meselesi, belirli bir vergi türüne ilişkin teknik bir uyarlama sorunu olarak değil, vergi hukukunun kavramsal mimarisinin dijital ekonomi karşısında ne ölçüde esneyebileceğini test eden yapısal bir sorun olarak ele alınmalı; aksi hâlde yapılacak her düzenlemenin, sorunu çözmekten ziyade farklı bir başlık altında ertelemekten öteye geçemeyeceği de kabul edilmelidir.
Yapay Zekâ Bir Vergi Süjesi Olabilir mi?
Vergi hukukunda süje kavramı, tarihsel olarak bilinçli iradeye sahip olma, hukuki ehliyet ve iktisadi tasarruf yetkisi gibi unsurlar etrafında şekillenmiş olup, gerçek kişiler ile tüzel kişilerin vergi borcunun muhatabı olarak kabul edilmesi, bu unsurların asgari düzeyde varlığına dayandırılmaktadır; ancak yapay zekânın, özellikle makine öğrenmesi ve derin öğrenme temelli sistemler aracılığıyla, önceden programlanmış sınırların ötesine geçebilen, veri setlerinden bağımsız örüntüler çıkarabilen ve bu örüntüler doğrultusunda ekonomik sonuç doğuran kararlar alabilen bir yapıya kavuşması, vergi süjesi kavramının yalnızca “hukuken tanınmış irade” kriteri üzerinden tanımlanmasının yeterliliğini tartışmalı hâle getirmektedir. Nitekim bir yapay zekâ sisteminin kredi tahsisi, fiyat belirleme, yatırım yönlendirme ya da risk yönetimi gibi alanlarda aldığı kararların doğrudan gelir artışı ya da maliyet azalması şeklinde somut iktisadi sonuçlar doğurması, bu sistemlerin ekonomik faaliyetin edilgen bir unsuru olmaktan çıkarak, fiilen değer üreten ve bu değerin yönünü belirleyen bir konuma yükseldiğini göstermekte, bu durum, vergi hukukunun süjelik anlayışının ekonomik gerçeklikle olan bağını zayıflatmaktadır.
Bununla birlikte, yapay zekânın mevcut hukuk düzeni içerisinde bağımsız bir vergi süjesi olarak kabul edilmesinin, yalnızca teknik değil, aynı zamanda normatif ve kavramsal sonuçlar doğuracağı açıktır; zira vergi süjesi olarak tanınmak, vergi borcunun şahsiliği, kusur sorumluluğu, yaptırım rejimi ve hatta mülkiyet ilişkileri gibi çok sayıda hukuki alanı doğrudan etkileyecek bir paradigma değişimini de beraberinde getirecektir. Bu nedenle, yapay zekânın vergi süjesi olarak kabul edilip edilemeyeceği sorusu, basit bir “evet” ya da “hayır” ikilemi içerisinde ele alınmamalı, aksine, yapay zekânın ekonomik sonuç doğurma kapasitesi ile hukuki sorumluluk üstlenme yeteneği arasındaki yapısal uyumsuzluk dikkatle analiz edilmelidir. Vergi hukukunun klasik süje anlayışının, yapay zekâ tarafından üretilen değeri ya tamamen insan ya da tüzel kişi arkasına gizleyerek görünmez kılması, kısa vadede sistemin işleyişini sürdürmesini sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede algoritmik karar alma süreçlerinin giderek özerkleştiği bir ekonomik düzende, vergi yükünün adil ve etkin biçimde dağıtılmasını güçleştiren ciddi sorunlara yol açma potansiyeli taşımaktadır.
Bu çerçevede, yapay zekânın doğrudan bir vergi süjesi olarak tanınması yerine, “sınırlı ve türevsel bir süjelik” anlayışının tartışmaya açılması, hem mevcut hukuk düzeninin temel ilkeleriyle açık bir çatışmaya girmeden ilerlemeyi mümkün kılmakta hem de yapay zekâ kaynaklı değer üretiminin vergisel olarak izlenebilir hâle gelmesine katkı sağlayabilecek bir ara çözüm olarak değerlendirilebilmektedir. Böyle bir yaklaşım, yapay zekânın tamamen nesne olarak kabul edildiği mevcut durumu aşarken, onu tam anlamıyla bir hukuki kişi seviyesine çıkarmadan, belirli vergisel sonuçlar bakımından dikkate alınmasını mümkün kılabilecek esnek bir kavramsal çerçeve sunmakta, dolayısıyla vergi hukukunun, dijital ekonominin dayattığı yeni gerçeklik karşısında katı bir direnç yerine, kontrollü bir uyum stratejisi geliştirmesinin önünü açmaktadır.
Yapay Zekâ Kaynaklı Gelirin Hukuki Niteliği
Yapay zekâ tarafından üretilen ya da yapay zekânın belirleyici rol oynadığı ekonomik faaliyetlerden elde edilen gelirlerin hukuki niteliği, Türk vergi sisteminde yer alan klasik gelir unsurları ve vergisel sınıflandırmalar çerçevesinde değerlendirildiğinde, mevcut normatif yapının bu tür gelirleri kavramsal olarak yakalamakta ciddi güçlükler yaşadığı görülmektedir. Nitekim Gelir Vergisi Kanunu’nda gelir, gerçek kişilerin bir takvim yılı içinde elde ettikleri kazanç ve iratların safi tutarı olarak tanımlanmış; bu kazanç ve iratlar ticari kazanç, serbest meslek kazancı, ücret, gayrimenkul sermaye iradı ve menkul sermaye iradı gibi unsurlar altında sınıflandırılmıştır. Ancak yapay zekâ temelli sistemler aracılığıyla elde edilen gelirlerin, çoğu durumda ne doğrudan insan emeğine dayalı bir serbest meslek faaliyeti olarak ne de klasik anlamda sermaye kullanımına dayanan bir kazanç türü olarak nitelendirilebilmesi mümkün olmakta; bu durum, yapay zekâ kaynaklı gelirlerin mevcut gelir unsurları içerisinde zorunlu olarak “eritilmesine” ve bu yolla ekonomik gerçekliğin vergisel düzlemde bozulmasına yol açmaktadır.
Benzer bir sorun, Kurumlar Vergisi Kanunu bakımından da kendisini göstermekte, kurum kazancının ticari kazanç hükümlerine göre tespit edilmesi gerektiğine ilişkin temel ilke, yapay zekâ tarafından üretilen katma değerin hangi ölçüde kuruma, hangi ölçüde algoritmik karar alma sürecine atfedileceği sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Özellikle yapay zekânın kurum bünyesinde geliştirildiği, zaman içerisinde kendi kendine öğrenerek başlangıçtaki insan katkısını büyük ölçüde aştığı ve stratejik karar alma süreçlerinde belirleyici hâle geldiği durumlarda, elde edilen kazancın tamamının klasik anlamda kurum faaliyeti sonucu oluştuğunu varsaymak, ekonomik gerçeklik ile hukuki kurgu arasındaki mesafeyi giderek açmaktadır. Bu bağlamda, yapay zekânın kurum kazancının oluşumundaki rolünün sistematik biçimde göz........
