Orada Olamadığı İçin “Burada” Olanlar!
Biraz afili bir başlık farkındayım. Önüme bir Uğur Dündar videosu zıplayıverdi. Vaveyla haykırıyordu Dündar Yılmaz Özdil’in ihanet(lerini) işaret ederek. Bu eski video Özdil’in Sözcü’den kovulması dolayısıyla tekrar paylaşılıyordu. Bir dönem cumhuriyetçi kesimlerin AKP ve şeriat tehlikesine karşı en çok sevilen bu ikilisi, Atatürk kitabıyla rekorlar kıran Özdil üzerinden karşı karşıya gelmişlerdi hatırlayalım… Özdil, Sözcü’yü AKP’ye payanda etmeye çalışmakla suçlanıyordu uzun süredir. Gazeteciler üzerinde salladığı işsizlik-tasfiye kılıcına değinmiyoruz bile.
AKP’nin son 20 yıldır; ama en çok da 2013 Gezi’den bu yana yaptığı en önemli dönüşüm merkez sağı olduğu kadarıyla merkez basını da önemli ölçüde dönüştürmesidir. Merkez basın derken; 1970 sonrası “amiral gemisi” Hürriyet ve de Günaydın gibi gazetelerde billurlaşan anlayışı kastediyorum. Milliyet ana akım içinde 1960’ların politik enerjisi ve de Abdi İpekçi’nin emeğiyle farklıydı elbette. Buna basındaki sermaye değişimiyle (Asil Nadir gibi) pekişen 1980 sonrası Özallı iyimserliği pohpohlayan Sabah, Güneş gibi örnekleri de ekleyelim tam olsun. Bu gazeteler sekülerlik ve Atatürk ortak paydası dışında farklı yazarları da bünyesinde barındıran, iş dünyasıyla hemhal, parlak (ve de çıplak) fotoğrafları ve magazin içerikleriyle (Kelebek, Saklambaç) 1950 sonrası Amerikan Rüyası’nı da arkasına alan TV’li bir orta sınıf hayalini de imtiyazlandıran mecralardı.
Uğur Dündar işte bu altın çağın sarı saçlı “Altın Çoçuk” gazetecisiydi. Yakışıklı profili ile sinema filminde başrol alacak kadar ünlüydü. Araştırmacı bir gazeteciydi kendince, özellikle TRT döneminde Soğukoluk gibi fuhuş merkezlerini ortaya çıkartması yanında, merdiven altı üretim yapan küçük esnafın da korkulu rüyasıydı. At ve eşek etinden sucuk o dönemin başta Gırgır olmak üzere mizah dergilerinin önemli esprilerinden olmuştu sayesinde. Tabii o dönemler için Dündar’ın büyük bir şirketi basması hayal bile edilemezdi. Bence kendisi de Simaviler ya da Karacanlar da istemezdi zaten… Onların çoğu ana akım medyanın reklam verenleriydi. Daha sonraki sulanmış bir merkez medyadan gelen Yılmaz Özdil’i anlamak ise daha kolay. Hiç araştırmaya lüzum yok değmez! Hemen wikileyelim; mesleğe Yeni Asır gazetesinde muhabirlik yaparak başladı. 1994 yılında Milliyet gazetesine geçerek Yazı İşleri Müdürü oldu. 1995 yılında Sabah gazetesine geçerek yazı işleri müdürü oldu. 1999 yılında Fatih Çekirge‘nin genel yayın yönetmenliğini yaptığı Star gazetesinin kuruluşunda yer aldı. Star gazetesinden ayrıldıktan sonra Sabah gazetesine döndü ve atv haber genel yayın yönetmenliği görevlerinin üstlendi. Daha sonra sürekli imtiyazlandıracağı Gavur İzmirlilikten Bizans’a baya parlak bir kariyer merdiveni. Özellikle yazı işlerini yönettiği Cem Uzan’ın Star gazetesindeki ırkçı manşetler gerçekten ibretliktir. 2000 yılında Leeds United-Galatasaray maçı nedeniyle 2 Leeds’li taraftar öldürülmüştü. Galatasaray 2-0 kazanınca Star utanmadan “Two Size” başlığı atabilmişti Özdil yönetiminde.
Şimdi başlığımızı açmaya başlayalım kısaca…
2002’de AB odaklı liberal bir profille tek başına iktidara gelen AKP her alan gibi işte bu merkez medyayı da dönüştürmek zorundaydı. 2010’lardan itibaren şiddetlenen, içkili mekanlar gibi başta hayat tarzı üzerinden yürüyen artan kutuplaşma bu dönüşümü daha da hızlandırıverdi. Doğan’dan Demirören’e uzun bir dönüşüm ve transfer tarihi…
Bu süreçte çok tartışılmayan ise kadrolar düzleminde ana akım medyadaki yönetmen, yönetici, yazar ve gazeteci profilindeki dönüşüm. Bu genel anlamıyla yandaş medya etiketiyle geçiştirilemeyecek kadar önemli. Burası Uğurları, Yılmazları, geçmişin anaakımında ballı börek yazan, ama kovulunca en sert muhalif olan Can Ataklılı gibi onlarca profili; Sözcü’den Halk TV’ye Akp’nin kendini karşıtına göre belirleme hegemonyasını kurduğu “muhalif” basını da anlamak açısından elzem. Türkiye’de İslami hareket Akıncılardan, Erbakanlı MSP ve RP’den, cemaatler, üniversiteler, sendikalar, gazeteler, yayınevleri ve vakıflara çerçevesinde yoğunlaşan bir entelejansiyaya sahip. Milli Gazete’den Zaman ve de merkez sağ tınılı Türkiye gazetesine uzanan, yer yer ana akıma temas eden bir tiraj ve basın gücüne de sahipler. Bazıları militan yüzlerce dergiden bahsetmiyorum bile. Sızıntı’da bir dergiydi unutmayalım. Bunlar anaakım yayınevlerinin (örneğin YKY, Can, Everest vs) hayal edemeyecekleri bir tiraja ve en küçük kasabadaki kitapçı raflarına kadar yaygın bir elden dağıtım ağlarına da sahipler. Örneğin Hekimoğlu İsmail’in Minyelli Abdullah’ı veya Ahmet Günbay Yıldız’ın Yanık Buğdaylar romanlarının tirajıyla ülkede hiçbir anaakım yayınevi karşılaştırılamaz. Türkiye sol hareketinin eğer İslami kökenden gelen birkaç Marksisti saymazsam en az bilgi sahibi olduğu bir alandan bahsediyorum. Özellikle 1980’lerden sonra, 1979 İran İslam Devrimi’nin yarattığı entelektüel yoğunlaşma, Konya’yı da içine alan müthiş bir yayın faaliyetini de tetikleyecektir. Unutuluyor; halk arasında Humeynici denilen bu kesim (ki Tagut rejimi diye Cuma namazlarına gitmezlerdi) Ali Bulaç’tan Fehmi Koru ve Abdurrahman Dilipak’a birçok kalemi de cezbetmiştir. Geçmişin Humeynicileri bugün AKP saflarında, vakıflar ve belediyelerde bir makam savaşı veriyorlar o başka bir mevzu…[1]
AKP’nin beyin takımından Yasin Aktay, Konya’dan gelen ve kitapları Yetmez ama Evet’i döşeyen yayınevlerinden olan, İletişim’de baş tacı edilen bir münevver akademisyendi. Tanıl Bora, İmamoğlu ve Cereyanlar konusunda çok tartışıldı; ama Aktay’ı Ankara’dan İletişim’e taşıyan da Tanıl Bora’ydı unutuluyor.
Şimdi basitçe ana mevzumuza dönelim. Yaklaşık 50 yıldır başta Fatih Camii duvarındaki cay ocaklarında, Beyazıt kitapçıları, nargileli Üsküdar mahfilleri, vakıf, yayınevi ve gazetelerinde dirsek çürütmüş İslami kesimden aydınlar elbette AKP’den bir makam isteyecekti. İstemese de TRT başta belli açılardan verilecekti zaten. 2013 Gezi hareketi sonrası konsolide olan ve İslami kökenlerine rücu eden AKP bu sürece tam gaz verecektir. Yeni gelenlere yer açmak için ana akımdan kovulan onlarca deneyimli ve de ünlü gazeteci Sözcü’den Halk Tv’ye, KRT ve Tele1’e en muhalif ve solcu yüzleriyle kendilerine saygın yerler bulmayı da bileceklerdir. Bana göre AKP’nin verdiği en büyük tahribatlardan biri budur. Bazıları gerçekten değerli onlarca yazar ve gazeteciden söz ediyorum. İddia ediyorum bu dönüşüm olmasaydı bugün Yavuz Donat gibi yüzlerde gördüğüm suya tirit kariyerlerine devam edeceklerdi. Yani mesele istihdam ve hayat tarzı farklılığı! Elbette yeni gelenler gazeteden sonra Avni veya Ece’de iki tek atılacak tipler değildiler. Bu arada Sözcü’nün sahibinin 1980’lerin ilginç gazetesinin sahibi ve Gölge Adam’ı ve de Gırgır’ı bitiren patron olarak bilinen Ertuğrul Akbay’ın oğlu olduğunu da ekleyelim.
Özdil’deki yalpalamayı ve de Dündar’daki Zeus’ça hayal kırıklığını buradan okumaya çalışırsak, yandaş basın basitliğinden de uzaklaşmış oluruz.
Bu konuya özellikle İslamcı basın mevzuunda devam edeceğim…
[1] Bu dönüşümü anlamaya çalışan soldaki tek istisnai araştırma, Cihan Tugal’ın akademik çalışması “Pasif Devrim” kitabıdır.
