menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Taşın Şarkısı: Sessizlikten Sese

10 0
05.04.2026

Bir kent parkında duruyorum. Gökyüzü grinin tonlarından tonlarına dolaşıyor, çimenlerin üzerinden kış henüz çekilmemiş; yorgunlar. Birkaç adım ötemde bir ağaç, yapraklarını çoktan bırakmış, dalları gökyüzüne doğru çıplak kollarını uzatmış, bir damar gibi, bir akciğer gibi. Soluk alıyor, ama yaprak yok; soluk var, ama ses yok. Sonra bakışım sağa doğru kayıyor, işte orada; çalılardan oluşturulmuş çitlerin önünde taştan bir figür karşılıyor bakışlarımı. Bir adam ya da bir adamın hatırası, kucağında bie çello, parmakları tellerde, gövdesi enstrümanıyla bütünleşmiş. Her şey taştan; parmaklar, teller, sesin kendisi.

Kulaklarımı iyice açıyorum. Hiçbir şey duymuyorum.

Ama bu hiçbir şeyde bir tuhaflık var. Rüzgârın yokluğu gibi değil, rüzgârın kopmazdan önceki o gerilmiş an gibi. Heykelin sessizliği, sesin reddi değil, sesin henüz yaşama karışmamış hali. Bir söz söylemeden önce dudakların aralanması. Yayın tellere değmesinden bir saniye önce havada kalan el. Onda, o taşın içinde, bir müzik tutsak ya da daha doğrusu bir müzik bekliyor.

Soruyorum: Sessizliğin en katı biçimi olan taş, sesin en derin biçimine nasıl uzanıyor?

Fotoğraf makinesi bu soruyu sormak için bir araç olabilir, ama bir yanıt için araç değil? Siyah-beyaz çekiyorum, rengi çıkarıyorum kareden, tıpkı heykeltıraşın taşın “fazlalıklarını” çıkarması gibi. Geriye ne kalıyor? Tonlar, gölgeler, geçişler, dokular; bir tür görsel müzik. Fotoğraf rengi soyduğunda görüntüyü sese yaklaştırıyor; artık bakmıyor, dinliyorsun. Gri tonlar bir ses skalası, kontrastlar bir dinamik aralık. Bu kare bir belgeleme değil, bir “dinleme” eylemi.

Ve taş çellist orada. Bu dinlemenin tam merkezinde çalmaya devam ediyor; çalmadan.

Taşın kendi olma çabası: ‘conatus’u

Spinoza, felsefe tarihinin en devrimci eserlerinden biri olan Ethica’sında conatus kavramını açıklar. Ona göre her şey kendi varlığında sebat etmeye çalışır; var olmaya çalışır, var kalmaya yönelik bir iç itilim taşır. Su, su olarak akmak… Ağaç, kökleriyle toprağa tutunmak. Her varlık kendi biçimini korumaya doğru bir eğilim taşır. Bu eğilim dışarıdan verilmiş değildir, “şey”in kendisine aittir, bir tür irade; irade kavramanın yükü çok fazla, o yüzden bir tür “inat” diyelim.

Ama parktaki bu taş garip bir şey yapıyor: Taş olarak kalmıyor. Taşlığından kaçıyor, ya da taşlığının ötesine uzanıyor. Heykeltıraş onu yonttuğunda taş, kendi sessizliğine itiraz etmiş olmalı. Conatus’u onu taş olarak kalmaya razı etmeye çalışırken bir başka güç, diyelim ki arzu, onu müziğe, sese doğru çekiyor. Heykeltıraşın kestiği her parça, taşın kendi sınırlarından bir kopuş yaratıyor. Her darbesi, sessizliğin duvarında bir çatlak.

Ve bu çatlakları topladığımızda bir çellist oluyor.

Şimdi, biraz daha burada duralım istiyorum, şunu düşünüyorum: Heykeltıraş taşa bir biçim mi verdi, yoksa taşın içinde zaten var olan bir biçimi mi açığa çıkardı? Bu çok eski bir soru, hepimiz biliyoruz. Michelangelo mermer blokun içinde figürü gördüğünü, sadece fazlalığı kaldırdığını söylerdi. Ama Michelangelo’nun kibri bir yana, burada daha derin bir şey var. eğer conatus her şeyin kendi varlığında kalma çabasıysa, taşın ‘conatus’u da sadece taş kalmak değildir. Taş, taş olmakla yetinmek istemiyor, taşın içinde -her taşın içinde- bir müzik sessizce bekliyor; heykeltıraş da o beklemeyi duyan kişi.

O zaman sanat, maddenin kendi sınırlarına karşı giriştiği isyanın aracı olmaktan başka nedir ki! Heykeltıraş, taşı özgürleştirmez, taş heykeltıraşı aracı kılar. Conatus kendi yolunu bulur, su nasıl çatlaktan sızarsa, taşın içindeki müzik de heykeltıraşın elinden sızar.

Ve şimdi ortaya çıkan figüre bir daha bakıyorum. Parmaklar ellerin üzerinde, ama teller de parmakların üzerinde. Çalan mı, çalınan mı? Enstrümanı tutan bir beden mi, yoksa bedene dönüşmüş bir enstrüman mı? Taşın ‘conatus’u onu öyle bir yere getirmiş ki, artık hangi sınırı aştığını söyleyemem. İnsan ve çello arasındaki sınır erimiş, iki ayrı varlığın ‘conatus’u birbirine karışmış. İkisi de kendi olmaya çalışırken üçüncü bir şey olmuşlar: müzisyen.

Ama sessiz bir müzisyen ve bu yüzden bu kadar güçlü. Çünkü sesi duysaydık, konatus tamamlanmış olurdu; taş amacına ulaşmış, çaba sona ermiş, gerilim çözülmüş olurdu. Oysa sessizlik, ‘conatus’u ebedi kılıyor. Taş hâlâ uzanıyor, hâlâ çalışıyor, hâlâ sese doğru yönelmenin eşiğinde. Sonsuza dek o eşikte. Bitmeyen bir çabanın donmuş anı.

Bir ima, bir icranın yerini tutuyor ve sonra da onu aşıyor. Çünkü “ima” dinleyicide tamamlanır. Sessizliği ben dolduruyorum. Taşın ‘conatus’u bana ulaştığında, artık benim ‘conatus’uma katılıyor: duyma çabam, anlama çabam, taşın karşısında durduğumda içimdeki o titreşim.

Kübist beden

Şimdi heykelin etrafında dönüyorum. Bir adım sola, bir adım sağa, birkaç adam arkasına doğru… Her açıdan başka bir şey görüyorum. Bir yerden bakınca adam çelloyu tutuyor, başka bir yerden çello adamı tutuyor. Bir açıdan parmaklar tellerin üzerinde, başka bir açıdan teller parmakların bir uzantısı; damar gibi, sinir gibi, gövdeden çıkıp gözdeye dönen hatlar. Figürün nerede başlayıp enstrümanın nerede başladığını arıyorum, ama bulamıyorum. Çünkü heykeltıraş o sınırı silmiş. Ya da o sınır zaten hiç var olmamış da sen hep “varmış” gibi yaşamışsın. Heykel seni bu yanılsamadan kurtarıyor.

Bu, kübizmin amacıdır: Bir şeyin bir bakışta görülebileceği yalanını parçalamak. Yüz çizen ressam, yüzün sadece bir anını, bir açısını verir sana. Ama yüz, o kadarla başlayıp bitmez. Yüz, baktığın her saniye değişen, her açıdan başka bir öykü anlatan, asla tek çerçeve sığmayan bir şeydir. Kübistler, bir nesneyi parçalayıp yeniden birleştirdiklerinde , onu yok etmiyordu, aslında onu olduğundan daha bütün hale getiriyordu. Çünkü bütünlük, bir bakışın anlık ve düzgün sınırları içinde değil, birden fazla bakmanın çatışmasında, çelişkisinde, üst üste binmesinden doğuyor.

Taş çellist de öyle yapıyor. Bana düzgün bir figür sunmuyor. Kollar gövdeye tam oturmuyor, oranlar alışık olduğum insan bedeninden sapıyor, çellonun eğrileri insanın eğrilerine karışıyor. İlk bakışta biraz kaba duruyor sanki. Ama ikinci bakışta -gerçek bakış her zaman ikinci bakıştır- anlıyorum ki bu kabalık bir tercih. Heykeltıraş anatomik doğruluk peşinde değil; bir hakikat peşinde. Ve o hakikati ben şöyle anlıyorum; çalan ile çalınan arasında bir sınır yok. Müzisyen enstrümansız müzisyen değildir, enstrümansa müzisyensiz sadece bir nesne.

Çellistin yüzüne dikkat kesiliyorum, taşa kazınmış ifadeye. Gözleri tam bana mı bakıyor? Yoksa içe mi dönük? Enstrüman çalan müzisyenin yüzünü hepimiz izlemişizdir; hem burada hem başka bir yerde, hem seninle hem de seninle aynı evrende bile değil. Müzisyenin zihni sesin peşinde, bir sonraki notanın henüz dökülmediği eşikte. Heykel bu ikili var oluşu yakalıyor; figür, hem taşın içinde hem taşın dışında. Hem burada hem orada. Hem katı hem akışkan. Neredeyse “ışık” diyeceğim geliyor; hem parçacık hem dalga.

Heykeltıraşın kübist tercihi, bunu sana söylüyor, tek bir anlamlandırmayı reddediyor. Ve ben fotoğraf makinesiyle bu heykelin karşısına geçtiğimde, deklanşöre bastığımda, bütün bu çoklu varoluşu bir kareye sıkıştırıyorum. Fotoğraf heykelin bu çoğulluğunu donduruyor ve kare yeni bir çoğulluğa açılıyor. Çünkü şimdi fotoğrafa bakan herkes, kendi bakmasını, kendi dinlemesini, kendi sessizliğini getirecek fotoğrafın karşısına. Heykel bir kez yontuldu, fotoğraf bir kez şekilde. Ama bakma her seferinde yeniden başlıyor.

Rastlantıların zorunluğu

Bir rastlantı var. Ya da rastlantı dediğimiz şey henüz anlamlandıramadığımız bir zorunluk.

yüzyılın ilk on yılı. Avrupa’nın bir ucunda, Bern’de bir patent ofisinde çalışan genç bir fizikçi, ışığın dalda olduğu kadar parçacık da olduğunu kanıtlıyordu. Aynı yıllarda, birkaç yüz kilometre ötede, Paris’te bir ressam, tuvale baktığında bir “yüz” değil, bir “yüzün” bütün olası hallerini görüyordu. Einstein fotonları keşfederken Picasso, Le Demoiselles d’Avignon’u tuvaline yontuyordu. Yontuyordu, dedim; yanlış değil, çünkü tablo bir resimden çok bir heykelin tuvale sıkıştırılmış halidir. Planck, enerjinin minik paketçikler (kuantalar) olduğunu gösterirken, Braque nesneleri parçalayıp yeniden birleştiriyordu. Aslında aynı şeyi keşfediyorlardı: gerçeklik tek bir bakmaya sığmaz. Sanat tarihçileri; sadece bir eş zamansallığın bulunduğunu, adı geçen sanatçıların bilimdeki bu gelişmelerden doğrudan etkilendiklerini gösteren bir kaydın bulunmadığını söyleseler de mesele bir kayıttan, ilişkinin doğrudanlığını kanıtlayan kanıttan daha fazlası.

Bu zamandaşlık rastlantı değil, diye düşünüyorum. Bu, bir çağın ruhu. Hegel buna Zeitgeist derdi. Ben Hegel değilim, daha alçakgönüllü bir şey söyleyeyim: bir çağın rahatsızlığı, farklı alanlarda aynı anda patlak verir. 20. yüzyılın başında hem sanat hem bilim aynı şeyden rahatsızdı: tek bir bakma açısının iktidarından. Newton’un evreni tek gözlemci için kurulmuştu; tanrısal, sabit, her şeyi aynı anda gören bir göz. Klasik resim de öyle; bir ufuk çizgisi, perspektif, bir gerçek! Kuantum fiziği de kübizm de bu tekil göze isyan etti. Gözlemci pasif bir kayıt cihazı değildir, dediler. Gözlemcinin nerede durduğu ne gördüğünü de belirler. En devrimci olanı da şu: gözlem yapılmadan önce belirli bir “gerçeklik” yoktur. Parçacık ölçülmeden önce her yerdedir, “yüz” resmedilmeden önce her açıdadır.

Parktaki bu taştan çellist bu yüz yıl önceki isyanın sessiz bir çocuğudur. Heykeltıraş bu tarihsellik ve manifestoyla yaptı mı yapmadı mı; bilmiyorum, bilmiyoruz, ama bir önemi var mı? Kübist form orada; tek bir bakmayı reddeden, figür ve enstrümanı ayırt edilemez kılan parçalanmış bütünlük. Ve sessizlik de orada: ölçüldüğünde sese dönüşecek olan, ölçülmediği sürece sonsuz bir “olasılık” halinde.

Evet, artık iki yolu bir araya getirebiliriz.

Conatus; taşın müziğe uzanma çabasıydı, denebilirse maddenin kendi sınırını ve varlığını koruyarak onu aşma arzusu. Ama sınırı tam olarak aşmıyor. Aşmanın eşiğinde kalıyor. Çello çalmıyor, parmaklar kıpırdamıyor, ses çıkmıyor. Ve tüm bu tamamlanmamışlık, bu ebedi (ve edebi) eşik eserin gücünü oluşturuyor. Çünkü tamamlanmamış konatus; sesin, sessizliğin, hareketin, durağanlığın, taşın ve müziğin bir arada bulunduğu bir varlık.

Heykel enstrümanı çalıyor mu? Hayır. Çalmıyor mu? O da değil. İkisinin arasında, ikisini aynı anda barındıran bir yerde duruyor. Sen; ona bakan, bir karara varmadıkça yani onu bir taş ya da müzik diye sınıflamadıkça o bu varlığı koruyor. Heykel, senin belirsizliğine muhtaç. Senin kararsızlığın onun varoluş biçimi.

Ya fotoğraf? Fotoğraf bu denkleme nerede katılıyor?

Deklanşöre bastığım an bir karara da varmış oluyorum. Heykelin sonsuz varoluş olasılıklarından birini seçip donduruyorum. Çoklu varoluşu tek kareye indirgiyorum. Ama bu tek kare (bu yaratıcı paradoks), yeni çoklu varoluşlara açılıyor. Çünkü fotoğrafa bakanlar onu farklı bir anda, farklı bir sessizlikle karşılayacak. Benim sonlandırdığım fotoğrafıma bakanın zihninde yeniden yayılıyor. Dondurduğum ani yeni bir belirsizlik halini yaratıyor. Kapanan kapı, başka kapıları açıyor.

Sanatın tamı budur diyebilir miyiz peki? Her bakma yeni bir belirsizliğe gebe. Her bakma yeni bir bakmaya, yoruma. Conatus asla tamamlanmaz. Tamamlanırsa, çaba sona erer, gerilim çözülür ve geriye sadece açıklamalar kalır. Sanat, açıklanmayı reddeden şeydir. Taş, müziğe ulaşmayı değil, müziğe uzanmayı sürdürmelidir.

Ağaca dönüş

Gözlerimi heykelden ayırıyorum artık. Birkaç adım geri gidiyorum. Ağaç hâlâ orada. Çıplak dallarıyla, yapraklarından arınmış gövdesiyle. Denememin başında oradaydı, onu görmezden geldim. Çellist beni büyülemişti. Ama ağaç bekledi; ağaçlar beklemenin ustasıdır.

Ona tekrar bakıyorum. Onun çellistten bir farkı var mı? Dalları tellere benzemiyor mu; gergin, ince, gökyüzüne doğru uzanan hatlar? Gövdesi bir rezonans kutusu gibi dikilmiyor mu? Ağaç da çalıyor, ama onun enstrümanı mevsimle. Her bahar bir nota, her yaz bir crescendo, her son yaz bir decrescendo, her kış uzun bir es. Ağaçlar, müziği bir insan ömrüne sığmayacak kadar ağır ve yavaş yapıyor. Bir yaprağın düşüşünün ezgisini duyabilmek için bir çam kozalağının sabrına sahip olmak gerekir.

Ama bu kış hali, bu çıplaklık, ağacın en dürüst anı. Yapraklar gidince geriye ne kalıyor? Yapı. Dalların mimarisi, köklerin görünmez ağı. Bir canlının iskelet kadar çıplak ve çıplaklığında güzel olan özü. Heykel de öyle değil mi? Taş, müziğin iskeleti. Ten yok, soluk yok, terin ışıltısı yok. Sadece biçim, sadece yapı, sadece kemik. Ağaç ve heykel bu kış gününde birbirine çok benziyor. İkisi de gereksiz olan her şeyi bırakmış, ikisi de çıplaklığıyla konuşuyor.

Ama aralarında bir fark var ve bu fark her şeyi değiştiriyor.

Ağaç yeniden yeşerecek. Dallarına çiçekler, yapraklar, meyveler dönecek. Ağacın çıplaklığı geçici. Bir vaadin sessiz hali, bir bekleyişin en dürüst biçimi. Ağaç döngüsel zamanın içinde yaşıyor: kaybettiğini yeniden kazanmak; ölmek ve yeniden doğmak, bırakmak ve yeniden tutmak. Ağacın ‘-conatus’u sabırlıdır. Tekrara inanır, döngüye güvenir.

Heykelse yeniden yeşermeyecek tabii ki. Parmaklar bir daha hareket etmeyecek, teller bir daha titreşmeyecek. Heykelin kışı ebedi. Ama -işte bu çok tuhaf!- heykelin ebedi kışı, ağacın geçici kışından daha az ölüymüş gibi hissettiriyor bana. Çünkü ağacın kışı bir yokluk, yaprakların gidişi, bir şeyin eksilmesi. Heykelin kışıysa bir bir doluluk, sesin gelmeyişi değiş, sesin hep gelmek üzere olması. Ağaç bekliyor; çünkü bahar gelecek. Heykel bekliyor; çünkü bahar hiç gelmeyecek. Ve bu gelmeyiş, bu imkânsız bahar, onun sonsuz bir beklemenin içinde tutuyor. ‘Conatus’u tükenmiyor; çünkü tamamlanmıyor da.

Ben, ikisinin arasında duruyorum. Ağaca dokunabilirim; sıcak, nemli, canlı, kabuğunun altında özsuyu akan bir varlık. Heykele de dokunabilirim; soğuk, kuru, durağan, ama bir şekilde daha canlı. Çünkü ağaç bana mevsimi söylüyor, yani zamanı, yani geçiciliği, yani ölümü. Heykelse bana hiçbir şey söylemiyor gibi duruyor, ama bütün bunlarım tam tersini söylüyor.

Ve ağacın dalları kadrajın soluna doğru uzanmış. Ağacın bütün gövdesi o yöne doğru eğilmiş. Heykele bakıyorum, çellistin başı da aynı yöne yatmış. Aynı şeye doğru çekiliyorlar sanki; aynı sesi mi duymaya çalışıyorlar? İkisinin arasında bir konuşma var gibi, ama bu konuşmayı ne ağaç bilebilir ne heykel. Bu konuşmayı ben kuruyorum. Benim bakışım, birbirinden bağımsız iki harketi bir koşutluğa dönüştürüyor. Bir koşutluğu bir diyaloğa çeviriyor, rastlantıyı anlama tercüme ediyor. Ağaç kendi ‘konatus’uyla sola yatıyor. Işığa doğru ya da toprağım eğimine doğru ya da yılların rüzgârlarının biçimlendirdiği yöne doğru. Heykel de kendi ‘konatus’uyla sola doğru eğiliyor. Çellonun ağırlığına doğru ya da müziğin aktığı yöne doğru ya da heykeltıraşın o gün tercih ettiği açıya doğru. İkisinin nedeni de farklı. Ama benim kadrajımda bu iki ayrı neden uyumlu bir harekete dönüşüyor. Öyleyse yeni bir soru: anlam nerede; şeylerin mi, bakışın mı içinde?

İkisi birden; anlam, şeylerin kendi yönelimleri ile bakışın yönelimlerinin kesiştiği yerde doğuyor. Ne tamamen nesnede ne tamamen öznede, ikisinin arasında. Bu fotoğrafta olduğu gibi: ağaç ve heykel birbirinden bağımsız ama benim gözümde birlikte.

Siyah-beyazı seçiyorum, deklanşöre basıyorum, fotoğrafı çekiyorum. Bu an renklerin anı değil. Bu an, gri tonların, geçişlerin, belirsizliklerin anı. Kareye ikisini de al; ağacı da heykeli de, geçici olanı da ebedi olanı da, döngüyü de beklemeyi de, durmayı da hareketi de.

Ne görüyorum? Bir park, bir ağaç, bir heykel. Ve sessizlik.

Ama sessizlik denemenin başındaki sessizlik değil. O sessizlik bir yokluktu. Sesin olmayışı bir boşluk, bir eksiklik. Şimdi duyduğum sessizlik bir doluluk. Taşın ‘conatus’u, biçimin sonsuz olasılıksal uzayı, gözün bakmakla yarattığı sonsuz titreşim. Sessizlik değişmedi, değişen benim. Fotoğrafım, fotoğraf sanatının şaheseri değil; ama beni değiştiren eylemin aracıyken amacına dönüşen düşünce. Deklanşöre basmadan önce, heykelin bütün olası hallerini aynı anda gördüğüm, ağacın bütün mevsimlerini aynı anda hissettiğim, sessizliğin içinde bütün müzikleri aynı anda duyduğum an. Kısa, geçici, ölçülmeyen an.

Ama ben deklanşöre bastım. İyi ki bastım; çünkü şimdi sen de duyuyorsun.


© Ek Dergi