Uygarlığın Sınırları ve Kültürel Kötümserlik
“Barbarlık” kavramının uzun erimli kavramsal tarihinde 20. yüzyılın ilk yarısı, belirleyici bir kırılma noktası teşkil etti.
İki dünya savaşı, dehşetler silsilesi, endüstriyel savaş ve kitlesel imha; barbarlığın, modern uygarlığın karşıtı olmaktan ziyade onun karanlık bir izdüşümü olabileceğini düşündürüyor.
Daha önce Montaigne’de sezilen, 19. yüzyılda Schopenhauer, Nietzsche ile Baudelaire ve Flaubert gibi yazarlar tarafından yeniden canlandırılan bu fikir, artık eşi görülmemiş ölçekte yaşanan katliamların deneyimiyle bambaşka bir anlam kazandı.
Nitekim İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, 1920’lerin başında Yunan-Türk savaşı sırasında Türkiye’ye yaptığı bir yolculuktan döndüğünde, Anadolu’daki bağımsızlık savaşının ulaştığı ölüm-kalım ivmesini tasvir ederken, gördükleri nedeniyle ilerlemeci tarih anlayışından kuşku duymaya başladığını söyledi.
Tarih, gerçekten de insanlığın topyekûn ilerleyişine mi tekabül eder?
Bu soruyla doğrudan yüzleşen dört düşünürün (Sigmund Freud, Norbert Elias, Theodor Adorno, Max Horkheimer) ortak noktaları, psiko-tarihsel bir yaklaşımı benimsemeleriydi. Ancak biyografik ve entelektüel yakınlıklarına rağmen, bu dört düşünürün analizleri dikkate değer ayrımlar da içeriyor. Almanya’dan sürgün edilmiş olmaları, Yahudi kökenli olmaları ve Nazi tehdidinden kaçmış olmaları bu dört düşünürün kaderlerini, ortak deneyimler etrafında düğümlüyor.
Dördü de; savaş, şiddet ve kitlesel cinayet deneyiminin ortasında, ‘en uygar’ addedilen bir coğrafyanın barbarlığa nasıl geri dönüş yaptığı sorunsalını keskin bir dikkatle düşünmek zorunda kalmışlardı.
Bu düşünce ailesi, tüm iç farklılıklarına karşın, belirgin bir kültürel kötümserlikle tanımlanıyor.
Kültürel kötümserlik kavramsallaştırması; uygarlığın, bastırıcı ve patojenik doğası gereği, kendi barbarlık biçimini ürettiğini iddia ediyor.
Uygarlık; bireyin saldırgan, arzusal dürtülerini bastırarak toplumsal düzeni kurar. Ancak bastırılanın, gerilimler formunda geri dönüşü kaçınılmazdır.
Medeni görünmek adına bastırılan arzular ve dürtüler, toplumsallığın derin katmanlarına yığınak yaparlar.
Kısacası uygarlık, düzen kurucu olduğu ölçüde patojeniktir de: bastırdığı yıkıcılığı, daha yoğun, daha örgütlü ve geri döndürülebilir biçimlerde yeniden üretir.
Psikanalizin tarih felsefesinden devraldığı kavramları kendi terminolojisi içinde yeniden kurduğu noktalarda Freud’çu bakış, klinik gözlemlerden evrensel sonuçlara geçişin epistemolojik gerilimini açıklamaya çalışmıştı. Freud’çu yaklaşım barbarlığı, biyolojik ve antropolojik bir sabit olarak gördü.
Uygarlıktaki Huzursuzluk’ta (Das Unbehagen in der Kultur, Freud) ortaya konan temel sav; insanın en yüce başarılarının toplamı olan uygarlığın, insana mutluluk yerine, kaygı aşılaması paradoksuydu. Uygarlığın bastırıcı doğası, bu paradoksa sürekli yakıt sağlamıştır.
Freud’un “Thanatos” olarak adlandırdığı yıkıcı dürtüler ile “Eros” arasındaki çatışma, uygarlığın temelini oluşturur.
Uygarlık, saldırganlığı dizginlemek için Eros’u bastırır ve yönlendirir. Ancak bu bastırma, bireyde yer yer kaygı olarak da deneyimlenen derin bir huzursuzluk üretir. Oradaki ‘das Unbehagen’ kavramı; uygarlığın bastırıcı yapısından doğan süreğen iç gerilimi ifade etmek için, bir sıkıntıyı, rahatsızlığı, hatta bir uygunsuzluk duygusunu imliyor.
Bu huzursuzluk, yalnızca dürtülerin bastırılmasından değil, aynı zamanda hukuk, suçluluk duygusu ve ahlaki bilinç gibi mekanizmaların kurulmasından da kaynaklanıyor.
Bireysel dürtü tatmini ile toplumsal düzen arasında denge kurma arayışı, başlı başına bir ruhsal teyakkuz hâli doğuruyor. Diğer yandan, arzu ve dürtülerin bastırılmasının sebep olduğu ‘habis yığınak’, saldırganlığı körüklüyor: Bu saldırganlığı kontrol altına almak ise, yeni gerilimler doğuruyor.
Dürtüleri bastırmak, onların ortadan kaldırıldığı anlamına gelmiyor; yalnızca ertelendikleri ya da başka mecralara yönlendirildikleri anlamına geliyor. Bu mecralardan biri de savaştır. Savaş, Freud için bir sapma değil, insan doğasının açığa çıkışıdır.
Başka bir deyişle uygarlık, barbarlığı ortadan kaldırmaz; onu bastırır ve şeklini değiştirerek yeniden üretir. Böylece ‘ilerleme’, barbarlıkla bir tür gizli ittifaka girer.
Görüldüğü üzere birey, bastırılanın kaçınılmaz geri dönüşünü durmaksızın yeniden üreten uygarlığın bastırıcı düzeninde, bir hamsterın çemberdeki döngüsünü andıran içsel bir gerilimin içinde dönüp duruyor.
Barbarlığı, tarihsel bir gerileme olarak da okumak mümkündür.
Uygarlık sürecini, uzun vadeli bir toplumsal dönüşüm olarak kavradığınızda, bu toplumsal dönüşüm süreçlerinin doğasını da anlamanız gerekiyor.
Bu süreçler; bireyler arası bağımlılıkların artması, devletin şiddet tekeli kurması ve bireylerin giderek daha fazla özdenetim geliştirmesiyle karakterize edilir.
Bu bağlamda Norbert Elias, fiziksel şiddetin devlet tekeline alınmasını, uygarlaşma sürecinin muharrik gücü olarak görür. Şiddetin devlet tekelinde olması, ona göre, fiziksel şiddetin toplumsal ilişkilerden tasfiyesini kolaylaştıran bir faktördür.
Max Weber de, Sosyoloji Yazıları’nda, şiddet tekelini modern devletin belkemiği olarak görüyor ve devleti, bir tür “şiddet tanrısı” olarak niteliyor.
Ancak dünya, devletin raydan çıkarak bir tür Leviathan’a dönüşmesinin; korkutucu boyutlarda zor araçları inşa edip keyfi şiddet uygulamasının korkunç örnekleriyle dolu. Buradaki “sapma”, modernlik-uygarlık denkleminin başka bir bilinmeyeni olarak öne çıkıyor.
İnsan doğasını, tarihsel anlamda dönüşebilir bir olgu olarak kabul edersek, barbarlığın da, uygarlığın da, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkan bir gerileme-ilerleme durumu olduğunu ileri sürebiliriz.
Bu anlamda, Nazi Almanya’sının, inişli çıkışlı tarihsel dalgalanmalar içinde bir “uygarlaşmanın çözülmesi” (Decivilisation) momenti olduğunu düşünebiliriz.
Özgürlük ve adalet değerlerinin ihlal edildiği bir panik hâli, uygarlığın tepkilerini felç ediyor.
Uygarlığı, hızla ivmelenen bir araç gibi düşünürsek, bu araç II. Dünya Savaşı sırasında virajı sert alarak yoldan çıkmıştı. Başka bir ifadeyle bu, uygarlıktaki yükselişler ve irtifa kayıpları boyunca toplumsal yapıların çözülmesiyle ortaya çıkan, bireysel özdenetim mekanizmalarının çökmesi durumudur. Çünkü uygarlık, çizgisel bir ilerleme değil, kırılgan ve geri döndürülebilir bir süreçtir.
Bu bağlamda barbarlığı, uygarlığın içkin bir sonucu olarak okumak; barbarlık ile modernliğin ve uygarlaşma ile şiddetin birbirlerini dışlayan olgular değil, iç içe geçmiş tezahürler olduğunu görmek yanlış bir saptama değildir.
Adorno ile Horkheimer de Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde barbarlığı, uygarlığın çöküşü değil, onun mantıksal sonucu olarak gördüler. Başka bir ifadeyle barbarlık, uygarlığın karşıtı değil, onun içkin ürünüdür. (Bkz. Theodor W. Adorno & Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar, Çev. Nihat Ülner, 1993)
Onlara göre, modernitenin “araçsal aklı”, hep doğayı ve insanı denetim altına alma arzusuyla hareket edegelmiştir. Bu akıl, etik sınırları tanımadığında, Auschwitz ve Hiroshima gibi olaylar mümkün hale gelmiştir.
Burjuva siyasal teorisinde de modernlik, bir uygarlaşma süreci olarak görüldü.
Şiddetin barbarca sürümlerinin, modernliğin doğum yeri olan Batı’da tezahür etmesi, modernlik ile şiddet arasındaki ilişkiye dair ters diyalektiği gözler önüne seriyor.
İlerleme, aynı zamanda gerilemenin koşullarını üretiyor. Afganistan ve İran örneğinde, geriye doğru büyük bir kalkışmadan; regresif bir ilerlemeden söz etmek mümkündür.
Bireylerin kendini denetleme kapasitesinin zayıflaması, devletin şiddet tekelinin çöküşü ve sosyal bağı güçlendiren normların yitirilmesi biçiminde ortaya çıkan örnekler için, Suriye’yi, Irak’ı, Libya’yı, Somali’yi ve Venezuela’yı sayabiliriz.
Özetle, modern uygarlık, kendi içinden barbarlık üretme kapasitesine sahiptir. Halkların karakteri, insan doğasının temel değişmezleri, ahlak ile ehlileştirilmemiş dizginsiz kapitalist büyüme, nüfus, enerji ve tüketimin en dış sınırlarına ulaşmasıyla karakterize edilen ‘büyük ivmelenme’, ilerici değil, ilerlemeci paradigmanın gerici metafiziği, ‘Panoptikon toplumu’; tarihsel süreçlerin kırılganlığını arttıran, uygarlık-barbarlık döngülerini kolaylaştıran dinamiklerdir: Tüm bunlar, kültürel kötümserliğin düşünsel ufkunu oluşturuyorlar.
Bu dinamiklere, ‘aklın kendi içkin çelişkileri’ olgusunu da eklemek gerekiyor. Amaçtan sapmış rasyonalite, her şeyi araçsallaştırma eğilimi, doğayı ve insanı nesneleştirip kontrol etme saplantısı, aklın içkin çelişkilerinin başlıca yansımalarıdır ve barbarlığı körüklüyorlar.
Halbuki, modernliğin uygarlaşma doğurduğu savındaki iyimserlik, akla ve akılcılığa duyulan güvenden kaynaklanıyor.
Bu nedenle barbarlık, ne bütünüyle geçmişe ait bir kalıntı ne de basit bir sapmadır. O, uygarlığın gölgesinde, onunla birlikte ilerleyen bir gölge; bir karanlık imkândır.
Kültürel kötümserliğin kuramsal çerçevesi, gezegenin felaket rotasını değiştirmeyi neredeyse olanaksız bir şey gibi gösteriyor.
Felaket tellallığı, ‘büyük insanlık’ın umut ve eylem repertuvarını darmadağın edip, uygarlığın vereceği olası cevapları boşa düşürüyor.
Kültürel kötümserlik, uygarlık, barbarlık, ilerleme, gerileme, modernite gibi kavramlardan oluşan kavramsal aparatın, insan-merkezli/ antroposantrist doğası, gezegeni kurtarmayı daha da karmaşık hâle getiriyor.
Çünkü antroposantrist yaklaşım, uygarlık savrulmaları boyunca yok olma eşiğinde duran canlıları düşünmeyi ikincil plana itiyor.
Diğer yandan, modern uygarlığın şiddet içermeyen karakterini yücelten yaklaşımlar, Batı-merkezli üstenci bir bakışı açığa çıkarıyor: Bu bakış, Batı uygarlığının hegemonyasını meşrulaştırmaya yönelik ideolojik söylemlere yaslanıyor. (Bkz. Zygmunt Baumann, Modernite ve Holocaust, Çev.: Süha Sertabiboğlu)
Uygarlığın büyük meydan okuması, sadece şiddetin günlük yaşamın ufkundan kaybolması olamaz.
Kötülüğün ve şiddetin her türünün bir veba salgını gibi yayıldığı dünya koşullarında, bir ‘iyilik paradigması’ inşa etmek için, esaslı bir toplumcu eylem repertuvarı gerekiyor.
