menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Michel Onfray: Eleştirel Bir Okuma

13 0
09.04.2026

Michel Onfray, Yolculuğa Övgü (Théorie du voyage) adlı kitabında yolculuğu, daha ziyade zihinsel ve felsefi bir deneyim olarak ele aldı. Yolculuk, gidilecek yerden çok, insanın kendisiyle karşılaşma biçimiydi. Başka, hatta hiç görülmemiş vatanlara yapılan yolculukların aslında kendi vatanını daha derinden tanımak olduğunu, başka insanları tanıma, anlama çabasının da gerçekte bir bizzat kendini tanıma, keşfetme çabası olduğunu, eski zaman bilgeleri hep söyleyegeldiler. Michel Onfray kitabında gezginliği; modern burjuvanın, dünyayı, tüketilebilir bir deneyim olarak algılamasına dair estetik haz arayışının bir sahası olarak öne çıkardı. Örneğin Paris pasajlarında flâneur figürü, Belle Époque’un hedonist burjuvası gibi, kenti seyredilecek bir vitrin olarak deneyimliyor: Orada yolculuk, keşiften çok, bir zevk ve kültürel tüketim pratiğine dönüşüyor. Yola çıkarken, alışkanlıklarının konforunu terk eden gezginin yeni bir kentsel okuma/taksonomi kurma çabası, varoluşsal boşluğunu estetik ve felsefi bir dille örtme girişimi olarak oldukça kullanışlı bir yöntem. Venedik ve Napoli gibi duraklarda, bir tuvaldeki boyayı kazıdığınızda altından beliren kurşun kalem çizimleri gibi, yoğun estetik deneyimin altına gizlenen nihilizmin nasıl da egzotik bir perdeyle örtüldüğünü fark edersiniz. Michel Onfray, içsel yolculuk motifini, insanın kendini keşfetmesinin önemli bir ufku olarak kullandı.

İçsel yolculuk, gezginin deneyimini, fiziksel bir yer değiştirmeden çıkarıp varoluşsal bir anlam arayışının metafizik genişlemeye karşılık gelen önemli bir aşaması olarak açıklıyor. Bilinmeyenin büyüsü, İtalo Calvino’nun Görünmez Kentler’inde Marco Polo arketipiyle öne çıkan, keşfin, hayal gücü ve anlatı üzerinden kurulan sonsuz bir içsel çoğalma olduğu anlayışıyla kesişiyor. Onfray’da yolculuk çoğu zaman estetik haz, kültürel tüketim ve seçilmiş deneyimlerle ilişkiliyken, Calvino’nun Marco Polo’su daha çok anlatısal ve imgesel bir keşif figürüdür. Bu bağlamda Michel Onfray’ın gezgini, daha burjuva bir arketiptir. Bu arketipin sözde duyarlı-hümanist burjuvalığı, dünyayla temas kurduğu uğraklarda kitle turizminin tahribatlarına karşı mesafeli duruşunda ya da yoksul çocukları; seks işçilerini seyredilecek bir nesneye indirgemeden, onları etik bir dikkat ve saygıyla gözlemlemesinde belirgin. Çünkü gezgin; dünyayı, oral ve optik takıntılarla tüketmek yerine, dünyayla temas kuran kişidir. Onfray, Akdeniz kentlerindeki pasajlarda (özellikle Napoli çevresinde) yoksulluk ve sokak hayatına değinirken, yüzeysel bir egzotizm yerine bu gerçeklikle yüzleşen ve onu estetize etmeden kavramaya çalışan bir gezginin tavrını öne çıkarıyor. Michel Onfray’da hâkim leitmotif, coğrafya ile insanın, karşılıklı olarak birbirini dönüştürdüğü ve her varışın, aslında yeni bir başlangıcın muharriki olduğu savıdır. Anarşi ve anarşist sözcükleri, çoğu zaman yoğun biçimde olumsuz çağrışımlarla yüklü. İçinde yaşadığımız çağ, biri çözülmekte olan, diğeri ise henüz taslak hâlinde bile belirmemiş iki uygarlık arasında bir ara evre teşkil ediyor. Nitekim Proudhon’un kendisi şöyle yazıyordu: “Uygarlık gerçekten de bir kriz içindedir; tarihte buna, ancak Hristiyanlığın doğuşuna yol açan kriz denk düşer.”

Ne var ki Proudhon, düşüncesinin derin katmanlarında temellenen bir iyimserliği muhafaza eder: Ona göre varlık, nihai anlamda, kaçınılmaz bir uyuma doğru yönelir. Her dünyanın zorunlu olarak çözülüşe yazgılı olduğunu, tüm biçimlerin tarihin akışı içinde silinip gittiğini kabul eder; fakat aynı zorunluluğun bağrında, adaletin evreni olmaya aday yeni bir dünyanın da filizlendiğini kavrar. Bu nedenle, “Providans” adıyla andığı ve tarihin devindirici ilkesi olarak düşündüğü bu zorunluluğun bilincine vararak, insanın bu devinime bilinçli bir katkı sunması gerektiğini savunur. Ne var ki bu katkı, barikatlar inşa ederek, topları ateşe sürerek, tüfekleri barutla doldurup karşısındakini yok ederek ya da Paris’in şık restoranlarında sefa süren burjuvaziyi hedef alan kör bir şiddetle gerçekleşmez; bilakis, yıkımın sarhoşluğunu aşan bir bilinçle, “olumlu anarşi”nin kurucu imkânını cesaretle üstlenmekle mümkün hâle gelir.
Kısacası, anarşist bir antropolojinin izleklerini Proudhon’da bulabilirsiniz.

Michel Onfray’ın, Pierre-Joseph Proudhon’un düşüncesi ışığında çağdaş toplumu çözümlediği, Asinin Politikası: Direniş ve Boyun Eğmeme Üzerine Bir İnceleme adlı eserinde, düşünürün yaşamının ve felsefi görüşlerinin tüm boyutlarını kuşatacak bir kapsayıcılık sergileniyor. Eser, özellikle karşılıklılık ve gönüllü işbirliği esasına dayanan, bireyler ile topluluklar arasında hiyerarşi dışı dengeli ilişkiler kurmayı amaçlayan mütüalizm ile, iktidarın, merkezî yapılardan yerel ve özerk birimlere dağıtılmasını savunan adem-i merkeziyetçilik ilkelerini pratiğe aktarma yönünde okurda güçlü bir arzu uyandırıyor. Bu çalışma, Proudhon’un yaşamını tanımak isteyenler; anarşizmin toplumsal yapıyı nasıl dönüştürebileceğini kavramak isteyenler ve Michel Onfray’ın üslubundan estetik haz duyan okurlar için eşsiz bir başucu kitabı olma özelliği taşıyor. (Bkz. Michel Onfray. Politique du rebelle: traité de résistance et d’insoumission, 1997) Ancak Onfray’ın, anarşizmi, bir eylem etiği olarak benimsemiş olduğunu söylemek zordur. Proudhon, bireysel tahayyüllerin soyut teorilerle sınırlanmasını reddeden, özgürlüğü ve özerkliği, yaşamın her anında doğrudan icra edilen bir pratik olarak kucaklayan bir ‘küçük-a anarşizmi’ önermiştir; onda eylem, ideallerin ön koşulu değil; bir varoluş biçimidir.

Onfray’ın anarşist tahayyülünde, Pyotr Kropotkin’in Paris Komünüyle birleşen entelektüel ufkunu görmek zordur. Onun anarşist eylemselliği, kuramsal bir gövde oluşturmaktan öteye geçmez.
Çevresindeki insanlar kahredici bir yoksulluk içinde yaşarken Onfray’ınki, akademik-entelektüel derin hazlar duymaya yönelik konformist bir burjuva anarşizmidir: tabii bu tamamlamadaki oksimoronu da hesaba katarak…
Pyotr Kropotkin’in anarşist toplum tahayyülünde Sibirya stepleri ve Finlandiya buzullarına bakarken gördüğü insan-doğa ortaklaşması, ekolojik tarımsal kendine yeterlilik gibi izlekler, aslında Paris Komününün, tarımsal kendine yeterlilik açısından yeniden yazılımıdır. (Bkz. Pyotr A. Kropotkin, Bir Devrimcinin Anıları, çev. Mazlum Beyhan, 2015) Michel Onfray’ın, İsa’nın tarihsel varlığına şüpheyle yaklaşan ve onu daha çok kavramsal/alegorik bir figür olarak tartıştığı eseri Traité d’athéologie’dir. (Bkz. Ateoloji: Tanrıtanımazlığın Kısa Tarihi, Çev.: Işık Ergüden, Ayrıntı Yayınları: 2006) Michel Onfray, İsa’nın, Tanrı’nın oğlu olarak bir babanın katkısı olmaksızın bir bakireden doğduğunu; ölülere yeniden hayat verdiğini, suyun üzerinde yürüdüğünü, körlere görme yetisi kazandırdığını, çarmıhta öldükten sonra cehenneme inip, ardından dirildiğini ve yeniden yeryüzüne dönüp nihayet göğe yükseldiğini, hâlen Baba’nın sağında oturmakta olduğunu ve fiziksel olarak yeryüzüne geri döneceği günü beklediğini öğretisel bir ciddiyetle dile getiren mitik anlatıların tarihsel doğruluğundan şüphe etmeyi, komploculuk olarak değerlendirmez. Michel Onfray’ın, İsa’yı tarihsel bir özne olmaktan çok, kurucu bir mit olarak okuması, otoritenin hakikat iddiasını söken, ‘aşkın’ temellere dayanan her iktidarı çözmeye yönelen anarşizan jestinin düşünsel bir uzantısı. Mesihçi bakışta mit, bir anlatı olmaktan öte, itaatin estetize edilmiş biçimidir. Onfray miti çözerek, insanı göğe bağlayan zinciri kırıp özgürlüğü yeryüzünde, bedende ve deneyimde temellendirmeye çalışır. Bence de İsa, kavramsal bir figür; metinsel bir ilişkilenmeden türeyen, kâğıt üzerinde varlık kazanan bir entite, zihinsel hatta edebî bir inşa. O, çağının bilgi biçimlerini, astroloji, mitoloji, pagan ya da kutsal metinleri ve her şeyden önce Eski Ahit’i yardıma çağıran ve kristalize eden bir mit olarak kavranmalı.

Ben, Tolstoy’un anarşist Hristiyanlığının içkin inancında yankılanan erdemi, Marx’ın, ‘inanç, ruhsuz dünyanın ruhudur’ diyerek tarif ettiği toplumsal ruhla irtibatlandırılan kültürel Hristiyanlığa daha yakın duran biriyim.
Hıristiyanlık, toplumsal ilişkilerde anlam kazanan bir kültürel fenomen olarak ele alınmalı. Marx’ın din eleştirisi, sadece inanca yönelik bir hücum değil, toplumun sınıf ilişkilerini, güç dengelerini ve kültürel yapılarını anlama çabasıdır.
Artık “din gericidir” gibi eski söylemler tekrarlanmamalı; bunun yerine dinin, sınıf mücadelesi, tarihsel deneyimler ve kültürel dönüşümlerle ilişkisi irdelenmeli.
Patristik düşüncenin, diğer bir deyişle, Kilise Babalarının metafizik dilinde arındırılıp aşkınlaştırılan bu kavramsal İsa, Skolastik’in keskin soyutlamalarıyla daha da yoğunlaştırılarak, tarihin somutluğundan çekilip saf bir kavrama dönüştürüldü.
Bu çarpıtma bir habis özdür ki, kendilerini Tanrı sözünün taşıyıcıları ve yorumlayıcıları olarak gören erkekler, yani ruhban sınıfları tarafından tarih boyunca şiddetle dayatılmış bir dizi nefret dizgesini görünür kılıyor:
Akla karşı duyulan nefret; zira monoteist yapılar, akıl yerine itaat ve boyun eğmeyi tercih ederler. Yaşama yönelik nefret; buna, ölüme yönelik sarsılmaz bir tutku (thanatofilik yönelim) eşlik eder.
Dünyaya yönelik nefret; bu dünya sürekli değersizleştirilir ve anlamın, hakikatin, kesinliğin ve saadetin yegâne kaynağı olarak öte-dünya yüceltilir.

Bedene yönelik nefret; fanî ve çürüyebilir beden en küçük ayrıntısına kadar değersizleştirilirken, ebedî, ölümsüz ve ilahi ruh, tüm erdemlerle donatılır. Nihayet kadına yönelik nefret; özgür ve serbest cinselliğe karşı duyulan düşmanlık, monoteist inançlar arasında ortak olan arketipsel bir anti-beden figürü yüceltisidir ve anti-beden bâkir, saf melek kavramıyla meşrulaştırılır. Monoteist yapıların, içkin ve potansiyel olarak coşkulu yaşam karşısındaki tepkiselliğinin çözümlenmesi, kuşkusuz ateolojinin tekelinde bir şey değil. Bilimsel etkinliğin temelinde, kanıtlanamayan bir öncül, gerçek bir iman edimi yer alıyor: Gerçekliğin anlaşılabilir olduğu inancı. Albert Einstein’ın da belirttiği gibi, bu inanç olmaksızın hiçbir araştırmacı bir an bile çalışmasını sürdüremezdi. Onfray’ın bilimci putperestliği, işte bu Einstein’cı bağlamda somutlaşıyor. Buna karşılık, bilimsel çevrelerin toplumsal ve kültürel baskısına rağmen, bilimci bir inanca kapılmamak mümkündür.
Bana kalırsa, ateizm de diğer inançlar gibi bir inanç biçimi. Ateist, tanrılaştırılmış bilimin ve aklın, Tanrı’yı tahtından indirdiğine inanır. Oysa ateistin elinde, mutlak bilimsel bir kesinlik yoktur. Negatif ateizmin arketipi, zihnin ve bilincin, beynin nöral devrelerinde gerçekleşen fiziko-kimyasal süreçlerin yan ürünleri olduğunu kabul eder. Tanrı’nın insan zihninin bir icadı olduğuna inanır. Tanrı bilimin erişim alanının dışında olduğundan, onun var olmadığı çıkarımını yapar. Bu bakımdan negatif ateizmin temsilcisi, bir anlamda Aklı, Bilimi ve İlerlemeyi putlaştıran kişidir. Oysa gerçekte, bildiklerine inanır ve inandıklarını bilmez. Michel Onfray’nin kitabında gözlemlenen saldırgan, hatta nefret sınırına varan tutum, bilimci putperestliğin habis enerjilerini etrafa saçıyor.

Ben ne inançlıyım ne de ateist; daha çok, kutsal masalların çocuk aklıma bıraktığı boşluğu koruyan bir gözlemciyim. Bir ahırda doğduğu söylenen İsa’nın, Yahudi yasalarının yorumlandığı ve dini otoritenin topluca karar verdiği Sanhedrin karşısında genç yaşında bile sessizliğini kırabildiği anlatıları bana anarşist bir itiraz gibi gelirdi. Öykülerin ötesinde bir hakikatin sessizliği, bana daha çekici gelirdi.
Yine de Onfray’nin, İsa’nın tarihsel gerçekliğinin olmadığına yönelik veya bazı apokrif İncillerin saçmalığını gösterme konusundaki amansız çabası beni şaşırtıyor.
İsa’nın, eski zamanların bir avatarı olduğu savı, cesur bir iddia.
Michel Onfray’nın yerleşik olanı hedef alması, başlı başına bir değere sahip. O, kışkırtır, rahatsız eder; fakat bu çalışmasında, yeterli bir zihinsel açıklığın bulunmadığını düşünüyorum. Özellikle ateizmin, olumlu anarşizmle bağlantısı sorunlu.
Zira mitik bir İsa figürüne, takip edilmesi mümkün bir sembol olarak inanmak ile tarihsel varlığına ilişkin eleştirel bir mesafe geliştirmek, birbirini dışlayan tutumlar değil.

Nitekim Onfray, burada düşünsel soy kütüğü bakımından Epikür, Lucretius ve Nietzsche çizgisine eklemlenen eleştirel bir geleneği sürdürmeyi yeğliyor.
Epikür, Lucretius ve Nietzsche çizgisinde, insanın bireysel özgürlüğü ve haz arayışı, toplumsal dayatmalara karşı etik bir özerklik zemini olarak belirir. Bu, olumlu anarşizmle kesişerek, otoriteyi reddeden ve yaşamı yaratıcı bir güç olarak kucaklayan felsefi bir duruştur. Doğa ve yaşamın dönüştürücü enerjisi karşısında bireyin, kendi değerlerini inşa etmesi gerektiği vurgusu, hem ontolojik bir cesaret hem de edebi bir lirizmle, varoluşun haz ve güçle dokunan dramatik dokusunu ortaya koyar.
Herkes Mısır piramitlerini, Yunan tapınaklarını, Roma Forumunu bilir ve bu uygarlıkların izlerinin yok olduğunu, dolayısıyla uygarlıkların ölümlü oldukları konusunda mutabıktır. İki bin yıllık Yahudi-Hıristiyan uygarlığı da bu yasadan muaf değil.
Eski medeniyetlerin kalıntıları üzerinde bazen daha güçlü olan yeni medeniyetler yükselebilir. Ancak değişmeyen gerçek, uygarlıkların, galiplerin kılıcı altında yükseldiğidir.
Bana kalırsa, yeni uygarlıklar inşa etmeye yönelik yaratıcı güç, hiç olmadığı kadar sınırlı. Çünkü günümüz teknolojileri, gerçekle uyumlu doğru bağlantı ve yönlendirmeyi manipüle ederek yaratıcı güçleri kötürüm ediyorlar.
Günümüz insanı kusurludur. Trans hümanizm; acıyı, çarpıklığı, kusuru ortadan kaldırmayı, tüm olasılıkları denemeyi, insanlara birden fazla yaşam sunmayı, tüm hayalleri gerçekleştirmeyi ve beyinleri değiştirmeyi hedefliyor.
Trans hümanizm; medeniyeti, son derece sofistike bir ideoloji etrafında örgütleyen, imkânsız ve inanılmaz olanı vadeden bir yanılsamalar uygarlığıdır.

Son aşamada, yeni ve son bir din ortaya çıkacak. Bu dinin öncülleri olan transhümanlar, yalnızca elitlere ve ‘soylu’ seçkinlere ayrıcalık tanıyacaklar. Korkarım bu tür bir medeniyet, kaçınılmaz olarak tüm medeniyetin sona ermesine de yol açacak. Sadece hiçlik; her zaman kesin ve bâki olandır.
Batı uygarlığının Patristik Hristiyanlığa dayalı epik bir freskini çizme çabası, Onfray’ın Batının kültürel metafiziğine yaslanan yargıları nedeniyle sanki akamete uğruyor.
Oysa bu freskte şunlar olmalıydı: Çölün deliliğine kapılmış keşişler, kan dökücü Hıristiyan imparatorlar, kılıçların gölgesinde cennetlerini kuran kavimler, büyük engizitörler, süpürgelerine binmiş cadılar, hayvanların yargılandığı davalar, Montaigne ile birlikte Bordeaux sokaklarında dolaşan kıllı yerliler, Lucretius’un yeniden dirilişi, Tanrı’nın ölümünü ilan eden ateist bir papaz, iki kralı öldüren jakoben devrim, sekülerizmin ve dinci sağın diktatörlükleri, kahverengi ve kızıl ölüm kampları, dışkısını satan bir sanatçı, bir roman yazdığı için idama mahkûm edilen bir yazar, İslam adına hareket ettiklerini söyleyerek ayin sırasında bir rahibi boğazlayan iki genç ve daha niceleri…
Onfray’ye göre, Yahudi-Hristiyan uygarlığının sürekliliğini sağlayacak kalıcı ve ikna edici bir alternatif bugüne dek ortaya konulmadı. Aksine, bu uygarlığın alacakaranlığı giderek daha şiddetli bir biçimde kendini hissettiriyor. Kitapta, Samuel P. Huntington tarafından ortaya atılan “medeniyetler çatışması” tezi reddedilirken, bu öngörüyü doğrulayan kanlı örneklere yer veriliyor.

Katolikliğin zihinsel ve kültürel derinliklerinde devlet; kutsal, ebedi, temiz ve metafizik bir form olarak yerleşmiştir. Ahlaki ve metafiziksel bir ideal olarak algılanmıştır. Bu idealizasyon, devletin hem meşruiyetini hem de onun aşkın-ilahi iktidarın yeryüzündeki izdüşümü olarak, sorgulanamaz konumunu tahkim ediyor. Metafiziksel devlet algısı, sivil toplum geleneğinin eksikliğinden de kaynaklanıyor. Vichy Fransa’sının mottosu, Çalışmak, Aile, Vatan, güçlü Devlet, antisemit bir faşizmin Katolik versiyonuydu. Giderek solgunlaşan Yahudi-Hıristiyan kültürel doxaları üzerine inşa edilmiş Batı uygarlığının, köktendinci Katolikliğin etkileri altında sürüklendiği çıkmaz da, bir uygarlığın sonu gerçeğine işaret ediyor. Ancak Michel Onfray de eserinde Yahudileri sapkın olarak gösterip antisemit tuzaklara düşüyor. Türkiye’de de devlet, yalnızca siyasi veya idari bir yapı olarak değil, toplumun zihinsel ve kültürel düzeyinde kutsallaştırılan metafiziksel bir süreklilik olarak vardır. Bu da, demokratik düşünce ve sivil toplumun gelişmesinin önünde önemli bir engel teşkil edip faşizan otoriterliğe yakıt sağlıyor. Bu nedenle devlete ilişkin eleştiri ve demokratikleşme tartışmaları, yalnızca kurumların yapısının sorgulanmasıyla sınırlı kalmamalı; devlete yüklenen kutsallık ve metafizik statünün anarşist bir ruhla çözülmesiyle de ilişkilendirilmelidir.

Demografik dinamizmi sayesinde İslam’ın gelecekte belirleyici bir uygarlık olarak öne çıkacağını savunan Onfray, okurlarının çoğunun muhtemelen tanıklık edemeyeceği bir dünya tasavvuruna işaret ediyor. Bu perspektifte, uygarlıkların doğması, gelişmesi, çökmesi ve yerini başkalarına bırakması, tarihin diyalektik akışının temel yasası olarak sunuluyor. Eser, nihayetinde trans hümanizmin yükselişine ve Aldous Huxley ile George Orwell’ın tahayyül ettiği distopik evrenleri andıran bir geleceğe gönderme yaparak son buluyor: Yeni bir dinin, totaliter rejimler içinde kök salacağı ve bu rejimlerin, geçmişte deneyimlenen diktatörlükleri gölgede bırakacak ölçüde kapsamlı ve nüfuz edici olacağı öngörülüyor. (Bkz. Onfray, Michel. Décadence: Vie et mort du judéo‑christianisme. Éditeur: Flammarion, Paris, 2017) Bu noktada, Frédéric Lenoir’ın dinler üzerine yazdığı kitaplardan çok uzakta değiliz. Bunu, geçmişi, dönüştürülmüş ya da hatalı öğretileri, olayların ardışıklığını ve bunların 21. Yüzyıla uzanan etkilerini açıklayan bir çalışma olarak değerlendirmek zor. Çünkü tarihe, negatif ateizmin perspektifinden yaklaşılıyor; olaylar, indirgemeci ve yönlendirici bir bakış açısından sunuluyor.
Eser, zaman zaman bir pamflet izlenimi veriyor ancak yine de pamflet yazarları, hiç kimseyi öldürmemiştir.

Kitabın temel önermesi, dünyayı şekillendiren şeyin, insanı ezip geçen ahlakçı anlayış olduğu savıdır. Hangi ideal olursa olsun tarih, idealler/davalar adına gerçekleştirilen ölümlerle dolu. Örneğin din adına öldürmek bugün de süregiden bir şey.
Kitabın önermesi, oldukça karamsar; hatta trajik’e götüren bir analiz. Bu trajik, insanı, tüm diyalektiklerin ötesine yerleştiren bir yaklaşım. Kitapta kişisel bir siyasi cevap yok; kitaptan, egemenlik ve boyun eğme ilişkilerini etkileyen politik projeler kotaramazsınız. Çünkü Onfray, ne kimseyi yönetmek ne de boyunduruk altına almak amacında. Hristiyanlaşmanın, yerli halkların soykırımı ve büyük etnosidler pahasına yürütülen endoktrinasyon süreçlerinin bir toplamı olduğu açık.
Örneğin Brezilya’ya giden maceraperestlerin ‘yamyamları’ keşfi, bana Montaigne’i düşündürüyor; denemelerinde onlarla karşılaştığını yazıyordu. Daha sonra Lizbon depremi üzerinden “Tanrı’nın sismolojisi” irdelendi; Kant, Tanrı’nın bu korkunç sarsıntılarda hiçbir sorumluluğu olmadığını açıklıyordu: Bu bakımdan Aydınlanma Çağı’nda Voltaire ve Diderot ile aynı safta yer aldı. Michel Onfray tarihi, çok uzun bir bibliyografya, kronoloji ve özel adlar dizini kataloğu olarak tahayyül ediyor. Sayfalar boyunca tarihsel ve dini farklı evreler, devrim ve onun korku ile yasaklar dünyası, dönemin büyük isimleri Robespierre ve Danton üzerinden anlatılıyor. Ardından 19. Yüzyılın sonlarına geliyoruz: resim ve “Güzel”in çöküşü, Duchamp, Fütürizm ve aynı türden bazı ‘burlesk’ sanatçılar. İki büyük savaşın ardından, Nazizm, faşizm, antisemitizm, komünizm; Hitler, Franco, Stalin,

Lenin, Pétain tüm detaylarıyla ele alınıp çözümleniyorlar. Ardından Humeyni ve İran devreye giriyor; bu zalim, yeni bir düzen dayatıp, diktatörlüğünü kuruyor. Ancak Onfray, Michel Foucault’yu, İran ziyareti sonrası İslam ve Ayetullah karşısındaki tavrı nedeniyle eleştirmeyi unutuyor. Michel Onfray’ın kapsamlı denemesi, Yahudi-Hristiyan uygarlığının geleceğine dair kasvetli bir vizyon. Kısacası yaklaşan bir sonun eşiğinde bulunuyoruz. Issız adamdaki varlığımda kafkaesk bir oluş, batmakta olan dekadan bir dünyanın maruzu, neredeyse bir harabe alanının üzerinde duruyor: Açıkça çöküş, açıkça çürüme… Gemi batıyor; bize düşen ise, zarafetle batmak.


© Ek Dergi