Dünya yakın tarihine baktığınızda karşınıza çıkan bir olgu, bugünlere de ışık tutacak nitelikte;

En kritik uluslararası adımlar hep bunu “en yapmayacak kişi” olarak görülen liderler tarafından atıldı.

Örnekleri çok;

Mesela Komünist Çin Devleti, ABD Başkanları arasında en anti-komünist olarak adlandırılabilecek olan Nixon döneminde tanındı. Kapitalist/liberal ekonomik düzenin temsilcisi olan Tayvan, Başkan Nixon’un imzasını taşıyan politikalar sonucunda “devlet” olma vasfını yitirdi. komünist Pekin yönetimi Birleşmiş Milletler’de “Çin Halk Cumhuriyeti” ismiyle uluslararası sistemin meşru bir üyesi haline geldi.

Benzer bir durum Avrupa Birliği’nin ilk adımlarında da göze çarpıyor; Bugünkü Avrupa Birliği’nin itici gücü, 2. Dünya savaşı sonrasında kurulan Fransa-Almanya yakınlaşmasıydı. Bu yakınlaşmanın temelleri ise bir dönem Almanya’ya karşı bizzat savaşmış olan eski bir Fransız generalin, Fransa’nın en milliyetçi siyasetçilerinden De Gaule’ün Başbakanlığı döneminde atıldı. Avrupa’nın ekonomik entregrasyonu De Gaule’ün Fransa Cumhurbaşkanlığı döneminde ise serpildi, daha da gelişti.

Türkiye’den de örnek mevcut;

Türkiye’de daha Cumhuriyet kurulmadan, 1920’den itibaren yürürlükte olan idam cezası, 2002 yılının Ağustos ayında TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen AB uyum yasaları ile kaldırıldı. 2002 yılında Türkiye’de iktidarda olan koalisyon hükümetinin bir üyesi de Devlet Bahçeli’nin liderliğini yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi’ydi.

Aynı dönemde PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın yargılaması bitmiş, hakkında verilen idam cezası 25 Kasım 1999’da Yargıtay tarafından da onanmıştı. İdamın kalkmasıyla, Öcalan’ın cezası da müebbet hapse çevrildi. Öcalan gibi simge bir ismi de ilgilendiren böylesine kritik bir adımın MHP’nin muhalefette olduğu bir Türkiye’de atılması, toplumsal kabul görmesi açısından çok daha büyük zorluk yaratırdı.

Bu çerçeveden bakıldığında AK Parti hükümetinin birden bire, sürpriz şekilde Suriye’de Beşar Esad yönetimi ile barışma adımlarını bir çerçeveye oturtmak da mümkün olabiliyor.

Bakın nasıl;

AK Parti iktidarının son yıllarında diplomasi, “günü birlik” olarak nitelendirebilecek, uluslararası gelişmelere karşı “tepki politikası” olarak şekillendi/şekillenmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan hükümetinin dış politikasında hakim yaklaşım olarak, “içerde oy arttırma çabasını” fark etmemek neredeyse imkansız.

AK Parti’de kritik hedef ülkede yaklaşan seçim olunca, dış aktörlerin de oyunlarını buna göre kurmaları normal.

Rusya’nın dış politikası, AK Parti’ninkine benzemiyor; Uzun vadeli politika izliyor Moskova.

“Bölgesel güç” kalmak yerine, “küresel güç” olmaya oynayan Putin, Suriye’deki iç savaştan yararlanarak Akdeniz’de askeri üslere sahip oldu; Tartus deniz üssünün yanısıra, Lazkiye’deki hava üssü de Rusya’nın Ortadoğu/Doğu Akdeniz politikası açısından kritik önemde. –Rusya’nın Akdeniz politikasının diğer ucu da Libya’ya uzanmış durumda-

Esad rejiminin çökmesi, Putin’in Suriye’de kazandığı bu ayrıcalıkların da tehlikeye girmesi anlamını taşıyor.

Suriye’de mevcut karmaşanın tam ortasında ise, gerek Afrin’de, Azez-Cerablus hattında, Resulayn-Tel Abyad bölgesinde bulundurduğu askeri varlık, gerekse İdlib’de Astana süreciyle üstlendiği teröristleri temizleme görevi nedeniyle Türkiye yer alıyor. Türk askeri Suriye’den çıkmadan, Esad rejimi –dolayısıyla Moskova- rahatlayamayacak.

Putin, fırsattan istifade Türkiye engelini kaldırmak için, AK Parti hükümetini tam bir “havuç-sopa” politikasıyla, kendi çıkarlarına doğru yönlendiriyor.

İşin “havuç” kısmında doğalgaz var; Soçi’de AK Parti hükümetinin, Rusya’nın ruble ile açacağı kredilerle, yine Ruble hesabından doğalgaz almasının önü açıldı. Rusya Devletinin nükleer enerji şirketi Rosatom’un tam da Erdoğan hükümeti “nakite sıkışmış durumdayken” Akkuyu nükleer santrali için harcanacak parayı bir çırpıda ve topluca Türkiye’ye göndermesi de havucun ikinci kısmı. Benzer başka adımların da hemen seçim öncesinde atılmasını beklemek yanlış olmaz.

İşin “sopa” bölümünde ise Suriye var; Putin 11 yıllık iç savaşta Şam rejiminin en keskin “düşmanı” konumundaki AK Parti yönetimini, Esad ile “barışmaya” –hadi zorluyor demeyelim- yönlendiriyor.

11 yıldır bizzat Erdoğan’ın, AK Parti üyelerinin ve hükümete yakın medya organlarının söylemleri hep Şam Rejimini ve Esad’ı “şeytanlaştırmak” üzerine kurulmuştu. O kadar ki, “Esad’la masaya oturma” olasılığını dinlendiren muhalif siyasetçiler “vatana ihanet” suçlamalarına bile maruz kalmışlardı.

Böyle bir ortamda Rusya açısından Esad’la barışmanın ilk adımlarının bizzat Erdoğan hükümeti tarafından atılması “elzem”; Aksi halde, Şam’la normalleşmeyi Türkiye toplumunun büyük kısmına anlatmak çok güç olabilir.

Moskova’nın “uzun vadeli” Suriye politikasını işte tam da burada görmek mümkün; Türkiye’deki seçimde kim kazanırsa kazansın, Putin’in istediği olacak.

Eğer Erdoğan kazanırsa, seçim öncesi atılmış normalleşme adımları devam edecek. Eğer muhalefet galip gelip, iktidar değişirse, Suriye ile barışmanın ilk adımları zaten atılmış olduğundan, Muhalefete düşmüş AK Parti bu konuda ses soluk çıkaramayacak.

Bu açıdan bakınca soru şu;

Putin Suriye ile normalleşme için baskı yaparak, acaba Erdoğan’a mı, yoksa ülkedeki muhalefete mi iyilik yapıyor ?

QOSHE - Rusya’nın Suriye politikası: Sorunu Erdoğan’a çözdürmek - Zeynep Gürcanlı
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Rusya’nın Suriye politikası: Sorunu Erdoğan’a çözdürmek

62 5 1
25.08.2022

Dünya yakın tarihine baktığınızda karşınıza çıkan bir olgu, bugünlere de ışık tutacak nitelikte;

En kritik uluslararası adımlar hep bunu “en yapmayacak kişi” olarak görülen liderler tarafından atıldı.

Örnekleri çok;

Mesela Komünist Çin Devleti, ABD Başkanları arasında en anti-komünist olarak adlandırılabilecek olan Nixon döneminde tanındı. Kapitalist/liberal ekonomik düzenin temsilcisi olan Tayvan, Başkan Nixon’un imzasını taşıyan politikalar sonucunda “devlet” olma vasfını yitirdi. komünist Pekin yönetimi Birleşmiş Milletler’de “Çin Halk Cumhuriyeti” ismiyle uluslararası sistemin meşru bir üyesi haline geldi.

Benzer bir durum Avrupa Birliği’nin ilk adımlarında da göze çarpıyor; Bugünkü Avrupa Birliği’nin itici gücü, 2. Dünya savaşı sonrasında kurulan Fransa-Almanya yakınlaşmasıydı. Bu yakınlaşmanın temelleri ise bir dönem Almanya’ya karşı bizzat savaşmış olan eski bir Fransız generalin, Fransa’nın en milliyetçi siyasetçilerinden De Gaule’ün Başbakanlığı döneminde atıldı. Avrupa’nın ekonomik entregrasyonu De Gaule’ün Fransa Cumhurbaşkanlığı döneminde ise serpildi, daha da gelişti.

Türkiye’den de örnek mevcut;

Türkiye’de daha Cumhuriyet kurulmadan, 1920’den itibaren yürürlükte olan idam cezası, 2002 yılının Ağustos ayında TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen AB uyum yasaları ile kaldırıldı. 2002 yılında Türkiye’de iktidarda olan koalisyon hükümetinin bir üyesi de Devlet Bahçeli’nin liderliğini yaptığı Milliyetçi Hareket Partisi’ydi.

Aynı dönemde PKK terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan’ın yargılaması bitmiş, hakkında verilen idam cezası 25 Kasım 1999’da Yargıtay tarafından da onanmıştı. İdamın kalkmasıyla, Öcalan’ın cezası da müebbet hapse çevrildi. Öcalan gibi simge bir ismi de ilgilendiren böylesine kritik bir adımın MHP’nin........

© Dünya


Get it on Google Play