menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kötülük nerede başlar?

27 0
11.01.2026

İnsan kötülükle karşılaştığında ilk refleksi uzağa itmek olur. Ne de olsa kötü hep başkasının içindedir: başka bir zihnin karanlığında, başka bir hayatın yarasında, başka bir gerekçenin arkasında. Böyle yaptığımızda içimiz rahatlar. Tehlike sanki kapının dışında kalmış gibidir.

Oysa insanlık tarihi, zihnin işleyişi ve gündelik hayatın tanıklıkları, bu rahatlatıcı hikâyeyi sürekli bozar. Kötülük çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden konuşur. Bizim kelimelerimizi kullanır; bizim gerekçelerimizi üretir; bizim korkularımıza yaslanır. Yabancı değildir, tanıdıktır. Rahatsız edici olan da tam olarak budur.

Kötülüğü yalnızca ‘hasta’, ‘sapkın’, ‘canavar’ figürlere yerleştirmek kısa süreli bir rahatlama sağlar. Ama aynı zamanda körleştirir. Çünkü kötülük yalnızca uç örneklerde değil, çoğu zaman sıradanlığın içinde filizlenir.

Hannah Arendt, Kudüs’teki yargılamasını izlerken Nazi döneminde milyonlarca insanın ölümüne uzanan sistemin içinde yer almış Adolf Eichmann’ı bir ‘korku filmi canavarı’ gibi değil, görevini yaptığını düşünen, kurallara uyduğunu söyleyen, düşünmeden itaat eden sıradan bir memur gibi görür. Bu sahne, onun ‘kötülüğün sıradanlığı’ dediği rahatsız edici fikre dönüşür.

Büyük yıkımlar bazen şeytani niyetlerden değil, düşünmeden uyum sağlamaktan, sorumluluğu parçalara bölmekten, ‘işini yapıyor olmak’tan doğar. Şiddet bazen yumrukla değil, imzayla iner.

Öte yandan, bu sıradanlık herkeste aynı biçimde işlemez. Aynı baskı, aynı ortam, aynı otorite her zihinde aynı etkiyi yaratmaz. Kimi insanın vicdanı güçlü bir alarm gibi çalışırken, kiminde bu alarm zayıf, gecikmeli ya da neredeyse hiç duyulmaz. Empati kapasitesi, dürtü denetimi, suçluluk ve sorumluluk duygusunun gelişimi, bireyin kötülükle kurduğu mesafeyi belirler. Kötülük, bağlamla kişilik yapısının kesiştiği yerde biçimlenir.

Burada kritik bir soru belirir:

Kötülük gerçekten bir hastalık mıdır, yoksa insanın seçimlerinin bir ürünü müdür?

Gerçek, bu iki uçtan birinde değil, ikisinin iç içe geçtiği karmaşık bir alandadır.

İnsan zihni kendi yaptığıyla yüzleşmekte zorlanır. Kişi kendini iyi, makul, tutarlı biri olarak görmek ister. Davranışı bu imajla çatıştığında içsel bir gerilim oluşur.

Leon Festinger’in ‘bilişsel uyumsuzluk’ diye adlandırdığı şey, tam olarak bu gerilimi anlatır: Zihin, rahatsız edici çatlağı kapatmak için gerçeği yeniden düzenler.

Bu yüzden insan çoğu zaman kendine şunu söyler:

“Başka çarem yoktu.”

“Herkes böyle yapıyor.”

Kötü bir eylem zihinde nadiren ‘kötü’ olarak kalır. Ya küçültülür ya gerekçelendirilir ya da sorumluluk başkasına aktarılır. Vicdan yavaş yavaş yeniden ayarlanır; tıpkı sürekli çalan bir alarmın zamanla arka plana düşmesi gibi.

Albert Bandura’nın ‘ahlaki çözülme’ kavramı, bu iç ayarlamanın dil üzerinden nasıl gerçekleştiğini gösterir. İncitmek ‘terbiye’ olur. Baskı ‘düzen’e dönüşür. Sorumluluk ’emir’e devredilir. Dil, gerçeğin keskinliğini törpüler. Kelimeler yumuşadıkça sınırlar da yumuşar.

Tam da burada, bireysel psikoloji devreye........

© Diken