H. AYHAN TİNİN

İki gün önce Dünya Kadınlar Günü’ydü.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği bütün coğrafyalarda etkisini sürdürmesine karşın bazılarında daha da eşitsiz… Neredeyse bir ‘kadın korkusu’ndan söz etmek bile olası…

Her korku nesnesi, korkanı biraz daha saldırgan yapar. Fiziksel ya da duygusal…

Sanatın kaleydoskopu, kadınla erkek arasındaki bu son bulmayan çekişmenin maskesini indirmek için hayatımızı biraz kolaylaştırır mı dersiniz?

Lilith efsanesinden tutun da Ortaçağın cadı avcılığına, oradan sosyal yaşamda olduğu kadar iş yaşamında da eşitsizliğin cam tavanına kadar, erkeğin kadından bu kadar korku duymasının altında hangi yüzleşilemeyen kaygılar yatıyor?

Erkeğin güç ve iktidarla ilgili bütün varsayımlarının, bir kadının karşısında çoğu kez kristal kadeh gibi tuzla buz olması, bunun açıklaması olabilir mi?

Sosyologlar ya da psikologların söylediklerinin yanı sıra, sanatın sokaklarında gezmek, çoban ateşlerini yakmaya vesile olabilir.

Heinrich Mann 1905’te edebiyat dünyasının en unutulmaz romanlarından birini kaleme aldı, ‘Mavi Melek’. Profesör Raat bir lise öğretmenidir. Öğrencilerine otoriter bir tavırla durmadan ahlak vaazları verir. Hele konu kadınlarsa… Sonunda bar şarkıcısı Rosa’ya engel olunamaz bir tutkuyla bağlanır, vaaz ettiği şeylerin tam aksini yaşar.

İnsanın uç noktaya gittiği her alanın, aynı zamanda diğer uca da en yakın durduğu yer olduğu söylenir.

Roman 1930’da Hollywood tarafından filme çekildi. Başrolde dönemin efsane kadın oyuncusu Marlene Dietrich vardı. Film dünya ölçeğinde ses getirirken roman da yeniden raflarda yerini aldı.

1960’larda Yeşilçam ‘Babamız Evleniyor, Ajda Pekkan ve Vahi Öz’ün oynadığı bir kopyasını çektiyse de ne romanın ne de orijinal filmin psikolojik derinliğine sahip olmayan, sıradan bir yapımdı.

Sanatın insanla ilgili meselelere anlamlı bir yaklaşım getirmeden, sürekli tecimsel olanın ardından koştuğu toplumlar, çağa ayak uydurmakta çoğunlukla gecikiyor ya da güçlük çekiyor.

Kadınların bir türlü anlayamadıkları dünyalarına, karanlık bir uçuruma savrulur gibi giren erkekler; bu uçurumun yarattığı korkularla insanlık tarihi boyunca kadını suçlamaya, eve kapatmaya, toplumsal hayatın dışına almaya çalıştılar.

Yalnızlıkları ile baş edecek kadar güçlü olmadıkları için de yine bir kadının vicdanına sığındılar.

Sözgelimi Simone Signoret ile Yves Montand’ın aşkını ve evlilik hikayesini bilmeden, bir kadının davranışlarının da ruhunun da izini sürmek olanaklı değil. Biri sinemanın, diğeri müziğin ve sinemanın kutup yıldızlarından sayılabilecek bu iki insanın hikayesi her sanat ve insan severin dikkatini çekmeli…

Peki ya bir kadının iç dünyası? Tezer Özlü’nün “Hiç kimseyle yaşlanmak istemiyorum” cümlesini hangi erkeğin düz mantığıyla çözmek mümkün olur ki?

Feminizmi, feminizmin sınırlarının dışına taşıyan Héléne Cixous’yu tanımadan, Paris’te kurduğu Avrupa’nın ilk ‘Kadın Araştırmaları Merkezinin yaptığı çalışmaları tanımadan, yazdığı yazılarla kadınların adalet arayışını nasıl yeniden tanımladığını okumadan; kadınların sessiz çığlıklarını duymak olası mı?

Kadınlığın toplumsal tarihiyle ilgili hiçbir bilgisi olmayan erkek cehaletinin, kadınlar üzerine cılız fikirler üretmesi sadece komik oluyor.

Bu arada kadının kadına ettiği de Victoria İngiltere’sinin tarihinde, üç yüz yıllık bir utanç tablosudur. Hoş Fransız Devrimi de kadınları dışlayan yapısıyla ‘libérte, égalité, fraternité kavramlarının epey uzağına düşmüştür ya… O da başka bir yazının konusu olsun.

Ve tarihin garip cilvesi ki İngiltere’nin o kadın baskısı dönemlerinde; kadın evde oturup çocuk bakmalı, okula gitmemeli, hayatını yalnızca eşine adamalı gibi koşullanmaları kıran Charlotte Bronte, Jane Austen, Ellen Wood gibi dünyaca ünlü kadın yazarlar da Victoria döneminin kardelenleridir.

Benzer dönemlerde ülkemizde Zafer hanım, Fatma Alie hanım, Şükûfe Nihal, Suad Derviş gibi edebiyat insanlarının yetişmesine benzer… Ne zaman yolları kapatsa kar, binbir çiçek filizlenir altında…

Dünya Kadınlar Günü ya da kadın haklarından bahsederken Kadın olarak doğulmaz, zamanla kadın olunursözlerinin sahibi Simone de Beauvoir adını anmamak olur mu?Dünya her zaman erkeklere ait bir yer oldudiye söylese de hiçbir zaman tek boyutu bir feminizmi savunmadı.

Günaydın Hüzün’ ve ‘Brahms’ı Sever misiniz? gibi romanların yazarı Françoise Sagan ise kadın ve erkekleri anlattığı romanlarında ikisinden yana olmadan insanın sıradanmış gibi görünen derinliklerini yazdı.

Tıpkı Batı Anadolu kıyılarını anlatırken maviye ve Balıkçı’ya olan aşkını anlatan Azra Erhat gibi…

Dünya Kadınlar Günü çoğu zaman çalışan kadınlar, politik anlamda kadın hakları ya da ev kadını/ iş kadını ikileminde değerlendirilir.

Oysa sanat biraz daha çok boyutlu ve naif bakar; kadının yüzünde görünmez bir maske vardır, erkek o maskenin ardını göremedikçe huzursuzlanır, huzursuzlandıkça kabalaşır, yasaklar koyar; oysa görüp göreceği o kadardır zaten…

Gerisi derin siyah bir uçurumdur. Yalnızca kadınların bildiği…

Dünya Kadınlar Günü, kutlu olsun.

QOSHE - O karanlık uçurum - Ayhan Tinin
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

O karanlık uçurum

18 0
10.03.2024

H. AYHAN TİNİN

İki gün önce Dünya Kadınlar Günü’ydü.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği bütün coğrafyalarda etkisini sürdürmesine karşın bazılarında daha da eşitsiz… Neredeyse bir ‘kadın korkusu’ndan söz etmek bile olası…

Her korku nesnesi, korkanı biraz daha saldırgan yapar. Fiziksel ya da duygusal…

Sanatın kaleydoskopu, kadınla erkek arasındaki bu son bulmayan çekişmenin maskesini indirmek için hayatımızı biraz kolaylaştırır mı dersiniz?

Lilith efsanesinden tutun da Ortaçağın cadı avcılığına, oradan sosyal yaşamda olduğu kadar iş yaşamında da eşitsizliğin cam tavanına kadar, erkeğin kadından bu kadar korku duymasının altında hangi yüzleşilemeyen kaygılar yatıyor?

Erkeğin güç ve iktidarla ilgili bütün varsayımlarının, bir kadının karşısında çoğu kez kristal kadeh gibi tuzla buz olması, bunun açıklaması olabilir mi?

Sosyologlar ya da psikologların söylediklerinin yanı sıra, sanatın sokaklarında gezmek, çoban ateşlerini yakmaya vesile olabilir.

Heinrich Mann 1905’te edebiyat dünyasının en unutulmaz romanlarından birini kaleme aldı, ‘Mavi Melek’. Profesör Raat bir lise öğretmenidir. Öğrencilerine otoriter bir tavırla durmadan ahlak vaazları verir. Hele konu kadınlarsa… Sonunda bar şarkıcısı Rosa’ya engel olunamaz bir tutkuyla bağlanır, vaaz ettiği şeylerin tam aksini yaşar.

İnsanın uç noktaya gittiği her alanın, aynı zamanda diğer uca da en yakın durduğu yer olduğu söylenir.

Roman 1930’da Hollywood tarafından filme çekildi. Başrolde dönemin efsane kadın oyuncusu Marlene Dietrich vardı. Film dünya ölçeğinde ses getirirken roman da yeniden raflarda yerini aldı.

1960’larda Yeşilçam ‘Babamız Evleniyor, Ajda Pekkan ve Vahi Öz’ün oynadığı bir kopyasını........

© Diken


Get it on Google Play