Küçük Sparta'ya ölümcül bir ağıt
Hürmüz’ün tuzlu nefesi, Fars Körfezi’nin o hiç yaşlanmayan suları üzerinde asılı duran tarihin buğusunu bir kez daha dağıttığında, 2026 baharında ufukta beliren alevler, bir askeri harekatın çok ötesinde bir hakikati fısıldıyordu: Yarım asırlık bir jeopolitik ikiyüzlülük, nihayet kendi küllerine gömülmeye mahkûm edilmişti. İran İslam Cumhuriyeti’nin, Basra Körfezi’nin incisi, modernitenin çölde yükselen kibirli aynası Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) vurması, basit bir misilleme ya da askeri bir seçenek değil; bastırılmış bir stratejik sabrın volkanik püskürmesi, bir medeniyet havzasının maruz kaldığına inandığı sistematik bir kuşatmanın ontolojik isyanıydı. Bu çatışma, İran’ın stratejik zihninde BAE’nin yalnızca bir devletten, bir komşudan ibaret olmadığını; onun, Batı’nın ve İsrail-Siyonizm’in Fars coğrafyasını kalbinden hançerlemek üzere inşa ettiği ileri bir karakola, bir tür “çöl panoptikonu”na dönüştüğünü ilan eden acımasız bir yüzleşme anıydı. İşte tam da bu yüzden, son savaşta okların Riyad’a değil de Abu Dabi ve Dubai’ye çevrilmesi, dikkatle hesaplanmış stratejik bir zorunluluğun yanı sıra, derinlerde yatan bir hayal kırıklığının, bir tür ihanet duygusunun ve nihayetinde bölgesel düzenin yeniden dizaynına yönelik sarsıcı bir manifestonun tezahürüydü.
Bu analiz, söz konusu saldırının köklerini, yalnızca güncel krizlerin değil, son elli yıllık “zoraki komşuluk” denilen o paradoksal ilişkinin yapısal katmanlarında arayacaktır. İran ile BAE arasındaki münasebet, başlangıcından itibaren, şizofrenik bir aşk-nefret sarmalı olarak şekillendi. Bir yanda, özellikle Dubai üzerinden akan ve her türlü ideolojik duvarı delen milyarlarca dolarlık bir ticaret hacmi, İran’ın yaptırımlarla boğulmuş ciğerlerine oksijen taşıyan bir ticari soluk borusu; diğer yanda ise BAE’nin, İran’ın egemenlik ve güvenlik hassasiyetlerini hedef alan, kronikleşmiş stratejik hamleleri. Bu ikili yapı, Tahran’ın kolektif hafızasında BAE’yi, eli kanlı bir düşmandan daha tehlikeli bir varlığa dönüştürdü: güvenilmez, iki yüzlü ve her an sırtından bıçaklamaya hazır bir stratejik parazit. 2026’da o parazitin nihai tasfiyesine girişilmesinin ilk sinyali, 1971’den beri kanayan bir yara olan Ebu Musa, Büyük ve Küçük Tunb adaları meselesinde düğümlenmektedir. Ancak bu jeopolitik kırılmanın asıl derin katmanı, basit bir sınır anlaşmazlığının çok ötesine uzanmakta; silahların gölgesinde, haritaların ve isimlerin üzerinde yürütülen çok daha kadim bir savaştan beslenmektedir.
İSİM SAVAŞI: BİR DENİZİN KİMLİĞİNİ ÇALMAK
Fars Körfezi’nin yalnızca bir su kütlesi değil, medeniyetlerin kolektif şuuraltı olduğunu kavrayan her stratejik akıl, 2026 baharında yükselen alevlerin basit bir askerî harekât değil, ontolojik bir isyan olduğunu hemen fark edecektir. Çünkü bugün başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere bazı Arap ülkelerinin “Fars Körfezi” yerine ısrarla “Arap Körfezi” ifadesini kullanması, yalnızca coğrafi bir terminoloji tercihi değil; bölgesel güç mücadelesinin, İran karşıtlığının, Arap milliyetçiliğinin ve kültürel hegemonya rekabetinin en sinsi cephelerinden biridir. Özellikle 1960’lardan sonra Cemal Abdülnasır’ın öncülük ettiği pan-Arap dalganın yükselişiyle birlikte, İran’ın tarihsel ve medeniyet temelli bölgesel ağırlığını dengelemek, hatta mümkünse görünmez kılmak amacıyla “Arabian Gulf” söylemi bilinçli biçimde yaygınlaştırılmıştır. Körfez monarşileri açısından mesele yalnızca bir isim tartışması değil; bölgenin tarihsel kimliğinin yeniden tanımlanması, kolektif hafızanın dönüştürülmesi ve coğrafi aidiyetin siyasal bir müdahaleyle yeniden inşa edilmesidir. Çünkü “Persian Gulf” adı, binlerce yıllık Pers/İran uygarlığının bu sular üzerindeki tarihsel etkisini, kültürel damgasını ve medeniyet sürekliliğini temsil etmektedir.
Özellikle BAE’nin bu konuda en sert ve tavizsiz çizgiyi benimsemesinin temelinde, İran ile yaşadığı çok katmanlı jeopolitik rekabet yatmaktadır. Abu Musa ile Büyük ve Küçük Tunb adaları üzerindeki egemenlik ihtilafları, İran’ın Körfez’deki askerî nüfuzunun yarattığı güvenlik kaygıları ve 1979 Devrimi sonrasında Tahran’ın devrim ihracı söylemi, bu isim tartışmasını sıradan bir harita meselesi olmaktan çıkarıp ideolojik bir mücadele alanına dönüştürmüştür. Bu nedenle bazı Körfez ülkeleri için “Arabian Gulf” ifadesi, coğrafi bir tanımlamadan çok, İran’a karşı alınmış siyasî bir pozisyonun ve kimlik temelli meydan okumanın sembolü hâline gelmiştir. İran ise bu yaklaşımı, tarihsel hafızaya müdahale, kültürel silme girişimi ve medeniyet mirasına yönelik bir tasfiye çabası olarak görmektedir. Tahran’ın stratejik zihninde bir denizin adını değiştirmeye çalışmak, o coğrafyada binlerce yıldır varlık göstermiş bir uygarlığın tarihsel meşruiyetini tartışmaya açmak anlamına gelir. Bu yüzden mesele yalnızca bir isim meselesi değil; hafıza, kimlik ve tarih üzerinde yürütülen derin bir jeopolitik mücadeledir.
Nitekim tarihsel ve bilimsel kaynakların tarafsız aynasına bakıldığında, “Fars Körfezi” adının çok daha köklü, çok daha evrensel ve tartışmasız biçimde yerleşik olduğu görülmektedir. Antik Yunan kaynaklarında “Sinus Persicus”, Roma kaynaklarında “Persicum Mare” olarak kaydedilen bu kadim isim, İslam döneminde Arap coğrafyacıları tarafından dahi uzun yüzyıllar boyunca hiçbir komplekse kapılmaksızın “الخليج الفارسي” yani “Fars Körfezi” olarak kullanılmıştır. El-Mesudi, El-İstahri, İbn Havkal ve El-Makdisi gibi Arap coğrafyacılığının devleri, eserlerinde bu su kütlesini tereddütsüz biçimde Fars ismiyle anmışlardır. Birleşmiş Milletler, Uluslararası Hidrografi Örgütü (IHO), klasik atlaslar ve uluslararası akademik yayınların ezici çoğunluğu bugün hâlâ “Persian Gulf” adını resmî ve bilimsel terminoloji olarak kabul etmekte, bu ismin değiştirilmesine yönelik girişimleri siyasi ve gayri-ilmi bulmaktadır. Bu evrensel mutabakat, BAE’nin yürüttüğü isim savaşının, aslında tarihe, bilime ve uluslararası hukuka karşı yürütülen beyhude bir meydan okuma olduğunu göstermektedir.
Daha da dikkat çekici ve İran’ın elini tarihsel olarak güçlendiren husus ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu konudaki tutumudur. Osmanlı kaynaklarının bu denizi “Basra Körfezi”nden tamamen ayrı biçimde, çoğunlukla “Fars Körfezi” veya “Bahr-i Fars” olarak tanımlamış olması, meselenin modern dönemde ortaya çıkan siyasî bir revizyon olduğunu çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir. Osmanlı arşiv belgelerinde, denizcilik kayıtlarında ve haritalarında “Bahr-i Fars” kullanımı son derece yaygındır. Özellikle büyük Osmanlı denizcisi ve kartografı Piri Reis, 1521 tarihli eşsiz eseri Kitab-ı Bahriye’sinde, bu su kütlesini “Bahr-i Fars” olarak kaydetmiş ve çizdiği........
