BİR KÜÇÜCÜK ALİCİKTİM
38
0
wednesday
Bir garip Aliciktim. Bizim yaşımızdaki köylü çocuklarının ortak eksikliği doğum günü ve tarihidir. Yüzde 90 doğum tarihini gün ay olarak bilmez. Çoğu uydurmadır yazılı günlerin.Benimki de öyle.Ben de 35 yaş civarında anama sordum “Ana ben ne zaman doğdum?” diye. “Oğlum Sen Zemheri Çocuğusun” dedi bana. Zemheri eh yaklaşık olarak 20 Aralık 20 Ocak arası gibi. “Ana sen kafanı toparla o günlerde ne oldu kim geldi kim gitti, mahallede hangi çocuklar doğdu falan daha hassas düşün diye oturduk hesapladık. 2 Ocak gibi bir tarihe denk düşürdü anam. O zamanki ajandama da yazmıştım bunu Ama artık ajandayı da attım.Tam günü belli olmasa da Ocak ayının başında doğmuşum ama babam beni 4 Ağustosta doğmuş gibi yazdırmış. Eskiden köylerde öyle olurdu. Kırk yılda bir çarşıya kazaya inen evin erkeği veya babası resmi dairelerdeki işlerini de ona göre ayarlar yazılacak çizilecek, ödenecek ne varsa o günde yapılırdı. Buna dair örnekleri Gazipaşa Tarihi kitabımda ve Sarnıçlar kitabımda yazmıştım.Bir garip Aliciktim. Bir yanı susaya bir yanı denize bakan babama ait tek odalık bir evde doğmuştum.Abdurrahman’dan olma, Ümmü’den doğma bir garip Alicik. Abdurrahman ve Ümmü’ye dedem Yusuf Kiya’nın 7 odalı koca konağından sadece bir oda düşmüştü. Koca konak Yusuf Kiyaya da dedesi Mustafa Kiya’dan kalmış. Konakta dört beş aile birlikte yaşamışlar Dört ailelik kısmının birkaç yılını ben de biliyorum. Abdurrahmen ve Ümmü’nün Koca konakta her şeyleri bu odacıktı. Burun evin merdivenini ve ön çardağını birlikte kullanırlardı. Bizim odanın güney çardağı yoktu. Emmimin evinin geniş bir kuzey çardağı dar bir güney çardağı vardı.Burun evin de güney çardağı vardı. Doğrusu bir Çelebi emmim ile Veli Emmimim oğlu Mevlüt emmim arasında sıkışıp kalmıştık.Sonra bababm başka bir ev yaptırdı oraya taşındık.Büyük dedemin adını vermiş babam bana. Ali Efendi derlermiş büyük dedeme. Onun için anam benim beşiğimi sallarken “Ali Dedem nenni nenni” diye sallarmış. Biraz aklım ermeye yüz tutup kocaman bebek olduğumda hala beni aynı nakaratla sallayan anam, bu beşik yakımını unutursa ben ağlar, “ama bana Ali Dedem demedin” diye darılmaya kalkarmışım.Evimizin önünden iki tarafı taş duvarlı bir yol geçerdi. Belli ki çok eski bir yoldu bu. Hayvan çığırlarından kimi parlamış kimi aşınmış taşlar eskiliğine işaret ederdi. Gazipaşa cihetindeki Taşlı Yalgan’dan itibaren takır takır nal sesleri evin pencerelerinde duvarlarında yankılanır, gelen merak edilir, evin önüne çıklılır, görebildiğimiz kadar başımızı uzatıp bakar bir tahminde bulunmaya çalışırdık. Haberli bir yolculuk olmadığından kim geldiğini tahmin etmek iyi bir şeydi herhal.Suyu deredeki çeşmeden getirir, ışığı çıra veya fenerden temin ederdik. Bir de babamın çakır gözlerinden alırdık ışığı. O gözler ne gözlerdi Allahım!. Ve anamın gülücüklerinden! Ne güzel gülerdi anam benim bilir misiniz? Işık için ne zaman alındığını bilmediğim küçük bir gemici fenerimiz vardır. Emmimin evinde idare lambası da vardı ama biz idare lambası kullanmadık. Akşamüstü fenerin camı temizlenir eksik ise gaz yağı tamamlanır fitili kontrol edilirdi. Daha sonraları Lüx lambasını da tanıdıkIsınmayı, bilmezdik, kızınma derdik ısınmaya. Ateş kızınmak deyimi bize aittir. Isıyı evin ocaklığına konan piynar kökleri ve tefek ağdırılan pelitlerin budanan dallarından, sakızlak çalısının ve boynuz-çakalı ağaçlarının kesilen gövdelerinden elde edilmiş kıymetli odunlar verirdi bize.. Bir de gündüzleri kuytu yerleri seçer, Allah’ın güneşinden ısınırdık duvar diplerinde.Meşe odunu ısıyı verdiği gibi bir de külünü verirdi bize. Sabunlarımızı oylum oylum köpürten küllerini. Kireçli suları durultan küllerini verirdi meşe odunu bize.Annemin babası İstiklal Harbi gazisi Emrullah dedemin yün abasının yan ceplerine yerleştirdiği dilimli küçük yafa portakalları da ısıtırdı beni. Haftada bir kez bizim Şanşa camiine namaz kıldırmaya gelirken, abasının yan cebine koyduğu küçücük dilimli portakalları © Antalya Son Haber
visit website