menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin hava savunma doktrini ve Çelik Kubbe

14 5
14.12.2025

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Merve Seren, Türkiye’nin hava savunma doktrininin dönüşümünü ve bu bağlamda Çelik Kubbe'nin envanterdeki yerini AA Analiz için kaleme aldı.

***

Hava savunma doktrini iki temel sütun üzerine kuruludur. Birinci sütun, hava savunma imkan ve kabiliyetlerini temsil eder. İkinci sütun ise hava saldırı kapasitenize dair mevcut ve muhtemel yetenek kazanımlarınızı ifade eder. Saldırı ve savunma konseptleri; zaman, mekan, risk ve tehdit öncelikleri ile amaçlanan hedefler doğrultusunda farklılık arz eder. Bu nedenledir ki, bazı ülkeler belirli dönemlerde hava saldırı yeteneklerine yatırım yapmayı öncelerken; kimi zaman değişen tehdit algısına ve boyutuna göre tüm odaklarını, hava savunma doktrinlerinin yeniden inşasına yöneltebilirler.

Meseleye Türkiye özelinde baktığımızda, Türkiye’nin uzunca bir süre hava doktrinini ağırlıkla saldırı konsepti üzerinden inşa ettiğini söylememiz mümkündür. Bunun üç temel nedeni vardır. Birincisi; Türkiye’nin tehdit okumasıyla ilgilidir. On yıllarca devam eden terörizmle mücadele politikası kapsamında icra edilen sınır ötesi harekatlar, Hava Kuvvetlerini haliyle uçucu sınıfa daha fazla yatırım yapmaya ve daha gelişmiş hava platformları almaya yöneltmiştir. Öte yandan, Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı haricinde yakın komşularından aldığı tehdit algısı genelde Yunanistan’ın yönelttiği savaş çığırtkanlığının bir yansıması olarak devam etmiştir. İkincisi; Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasıdır. Bu tarihten itibaren Türkiye hava savunmasını, NATO’nun güvenlik şemsiyesi altında konumlandırmış ve 1980’lerin hemen başında ABD ile yapılan ortaklık çerçevesinde TAI’yi kurarak maddi kaynağı F-16’ların tedarikine aktarmayı tercih etmiştir. Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye’ye verilen Nike Hercules füzelerinden İncirlik Üssü'ne, ABD’nin birincil rol oynadığı GES sistemlerinin teşekkülünden NATO’nun “Shared Early Warning (SEW)” programına dahil olmaya ve Kürecik Radarı'na kadar birçok unsur göz önünde bulundurulmalıdır. Üçüncü neden ise “insansız” ve “görünmezlik” teknolojilerinin ilgili dönemde henüz emekleme aşamasında olmasıdır. Bu nedenle insanlı sistemler, alternatifsiz bir unsur olarak önceliğini on yıllarca korumuştur.

Ancak 2000’li yıllar tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’nin havacılık doktrininde de önemli bir kırılma yaratmıştır. Kırılmanın ilki, 11 Eylül saldırılarında cereyan etmiş; hemen akabinde İstanbul, Madrid ve Londra’da gerçekleşen saldırılar terörün ve terör eylemlerinin dönüşen karakterinde saldırı parametrelerini kökten değişime uğratarak, ülkelerin hava savunma kapasitelerinin yeniden sorgulanmasına yol açmıştır. İlaveten, terör örgütlerinin her geçen gün artan oranda balistik füze ve kitle imha silahları edinme kapasiteleri; stratejik niteliği haiz hava tehdidinin sadece devlet değil, devlet dışı aktörlerden gelmesiyle yeni bir boyuta kavuşmuştur.

Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, 2000’li yıllar hem devlet hem de devlet dışı aktörlerin oluşturduğu risk ve tehdit skalasının hızla yayıldığı ve yoğunlaştığı bir sürece işaret etmektedir. En başta, füze envanteriyle çevrilmiş Orta Doğu’da yaşanan güvensizlik ortamı ve siyasi istikrarsızlık durumu, Türkiye’yi doğrudan etkilemiştir. Bu anlamda İkinci Körfez Savaşı, Arap Baharı, Suriye İç Savaşı, PKK/YPG/SDG ve DEAŞ kaynaklı risk ve tehditler, Türkiye’nin hava savunma........

© Anadolu Ajansı Analiz