Cumartesi Yasağı ve Sınırı Aşan İnsan
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Cumartesi Yasağı ve Sınırı Aşan İnsan
İlâhî emirler ile insanın çıkarları arasındaki çatışma, tarihin en eski krizlerinden biridir. İnsanın ilahi emirler karşısındaki tavrı nadiren saf itaat, ekseriye kendi haz ve faydası ile kutsalı barıştırma şeklinde olur. Bu uzlaştırma çabasında ise çoğu zaman yontulan kendisinden tavizde bulunulan dindir. Zira insanın elinde, kendine yontan bir aparat bulunur. Kur’an’daki “Cumartesi yasağı” kutsallın kendisiyle insanın sınanmasının ilginç örneklerinden birdir. Bu sadece geçmişte yaşanmış tarihi bir olayı anlatmaz; insanın çıkarları uğruna ilahi sınırları delme eğilimini inceleyen derin bir teolojik ve psikolojik vakıadır.
Nahl Suresi’nin 124. ayeti, Cumartesi tatili ve ibadetinin; başlangıçtan beri tüm insanlık için evrensel bir kural ve yasak olmadığını, yalnızca o gün hakkında anlaşmazlığa düşenlere bu yasağa uymanın farz kılındığını felsefi bir sükûnetle tescil eder. Aslında söz konusu bölge halkı dışındakiler için yasak olmayan bu zaman dilimi ve bu avlanma alanı/zamanı, insanın kendi zaafları ve ihtilafları neticesinde önce öğretiye mensup insanlar tarafından bir kısıtlama olarak belir(til)miş, ardından ilahi irade tarafından bağlayıcı bir yasaya dönüştürülmüştür.
Bu durum, dinin insanı köşeye sıkıştırmak kişiliksizleştirmek için değil, aksine iradesini etkin kullanarak oradan doğan sorumluluğu göğüslemesi için olduğunu ortaya koyar. Böylece itaat edenlerle isyan edenleri, kendilerini sınırda kontrol ederek durabilenlerle onu delmek için hile olsa bile yol arayanları ayıran çetin bir imtihan sahası olduğunu gözler önüne serer. Günün sonunda dinin hükümlerinin- emir ve yasakların- insanın bencil zaaflarını terbiye etmek üzere kurgulanan ilahi tedbirleri gizleyen bir bulmaca olduğunu fısıldanır.
Ancak bu dini tedbirin zemini, Nisâ Suresi’nin 154. ayetinde dramatik bir ahitleşmeyle sertleşir. Dağın üzerlerine kaldırıldığı, şehrin kapısından secdeyle girmelerinin emredildiği o mutlak teslimiyet anında onlardan alınan misak manidardır. Talep basittir; “Cumartesi yasağını hiçe sayarak haddi aşmayın!” Buradaki “haddini aşma” fiili, insanın kendi sınırlarını bilme erdemini kaybetmesinin ve tabiatı, zamanı ve hukuku kendi çıkarlarına göre bükme hevesinin dizginlenmesi gerektiğine bir çağrı yapılır. İnsanın dizginlenemez haves ve tutkularına gem vurması gerektiği çağrısıdır bu. İtaat etmezse cezalandırılacaktır…
A’râf Suresi’nin 163-166. ayetleri, insandaki bu ihtiras ve hevesin sahil kasabasında aldığı pragmatist ve kurnaz şekli gözler önüne serer. Yapılan eylem, yasanın ardından dolaşmak yasa koyucuyu aciz bırakma girişimidir. Allah itaat edenler ile etmeyenleri ayırmak için parkuru daha da zorlaştırmaktadır süreçte. Yasak basit; cumartesi avlanmayacaksın… Yasak gününde balıkların akın akın yüzeye çıkması, yasak bittiğinde ise ortadan kaybolması; insanın menfaat kapısı aralandığında ahlaki ilkeleri nasıl bir çırpıda esnetebileceğinin evrensel metaforudur. Hukuki hileler üreterek ilahi iradeyi egale etmek için O’nu kandırmaya çalışan bu zihniyet, toplumsal bir çürümeyi tetikler. İçlerinden bir kesim, yasağa uymaları konusunda onları uyarırken, diğerleri inatla sınırları zorlar. Üçüncü grup ise kurallara uymakta fakat uymayanlara karşı uyarma görevini ihmal etmekte “bana ne” tavrı takınmaktadır. Sonuç, eşyanın fıtratına yapılan müdahalenin insanda yarattığı o dehşet verici başkalaşımdır: “Yasaklandıkları şeye itaat yönünde kendilerini eğitmek ona uymak yönünde çabalamak yerine, yasaklanan şeyde inat edip yapmakta direndiklerinde onlara, ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik” buyrulur. Bakara Suresi’nin 65-66. ayetleri bu dönüşümü; sadece itaat etmeyen kavmin cezalandırılması olarak değil, zaman üstü bir epistemik ibret levhası olarak konumlandırır: “Biz bunu, hem o zamankiler hem de sonradan gelecekler için bir ibret ve takva sahipleri için de bir öğüt kıldık” buyurur. Buradaki maymunlaşma, muhtemelen fiziksel bir mutasyondan ziyade, insanın ahlaki omurgasını yitirerek sadece içgüdüsel ve taklitçi bir varlık düzeyine gerilemesinin ifadesidir. Yasakları şekilsel olarak yerine getirip özünü bozan bilinç, nihayetinde insan olma vasfını yitirir.
Bu krizin aksettiği aynayı, günümüzün Müslüman dünyasındaki pratiklere çevrildiğinde sebt kıssasının ve imtihanının hiç de geçmişte kalmadığı görülür. Cumartesi yasağını hileli ağlarla delmeye çalışan o sahil kasabası ruhu, bugün modern finans sisteminde faiz yasağını kelime oyunlarıyla riba-faiz kisvesi altında dönen nominal kurgularla meşrulaştıran, ticaretini şirket yapıları ve muhasebe hileleri üzerinden aklayan pragmatist zihniyette dirilmektedir. Tıpkı; yasak günü geçtikten sonra toplamak üzere bir gün önce ağ atanların “fiilen yasak çiğnemiyoruz, sadece tuzak kuruyoruz” diyerek savunmaları gibi, bugün de ibadetin ve haramın ruhu budanmakta, geriye sadece şekilsel bir maske bırakılmaktadır….
Cumartesi yasağı bugünün Müslüman okuruna ne söyler anlayışıyla kıssaya yöneldiğimizde; kıssa tarihsel bir olayı nakletmeyi amaçlamaz, Yahudiler de dinlerini Kur’an’dan öğrenmezler. O halde bu metni bana bir şeyler söyler. Metin, analojiler üzerinden insanın emir ve yasaklar karşısındaki psişik arka planını deşifre etmesine imkân tanıma aracıdır. İnsan bunlar üzerinden itaat etmek için bir motivasyon arar, zaaf ve eksiklerini buralardan onarır. Şabat Yahudi dinî metinlerde teknik olarak bir “avlanmama yasağı” ifadesidir. Yasak, ihlal edilmediği sürece kişiye fıkhi bir eylem yüklemez, sınırda durmayı emreder.
Örtünme ayetlerinde de cumartesi yasağına benzer bir durum söz konusudur. Kur’an metni incelendiğinde, emre-yasağa konu fiilin nesnesi, sıfırdan icat edilmez. Aksine örtünün halihazırda toplumda kullanılan bir aksesuar ve aparat olduğu kabul edilerek, onun kullanım işlevine, sınır ve yön tayin edilir. Nûr Suresi 30,31. ve Ahzâb Suresi 59. ayetleri bu perspektiften okunduğunda, ilahi iradenin amacının “takanı ve bakanı” eş zamanlı olarak korumak olduğu görülür. Nûr Suresi’nin örtünmeyi konu alan 30 ve 31. Ayetleri, doğrudan “gözlerin haramdan sakınılması” vurgusuyla başlaması bu yönüyle tesadüfi değildir. Metin, hem kadının hem erkeğin bakışını disipline eden bu emirle başlar. Bu telkinle Kur’an, kamusal alanda gözleri başkalarının hatlarını didik didik eden bir gözetleme aracı olmaktan çıkarırken, kamusal alanı iştah odaklı bir mahal olmaktan çıkarmak ister. Zira tarafları nesneleştirme krizinden arındırarak saygının ve sükûnun hâkim olduğu bir mesafeye taşır. Kadının bakışıyla erkeği metalaştırması yasaklanırken, erkeğin de gözleriyle kadını kuşatıp rahatsız etmesi engellenmiş olur. Zira ikisinin de bakışlarını eğitmeleri ve kadının bakışlardan korunmaları gerektiği ilgili ayetlerde ifade edilir.
Teşhirden uzak durup, örtünerek ve kumaşların içine gizlenerek bakışların odağından kaçınma, kişinin güvende olma duygusu ile ilişkilidir. Örtünmek ve bakışını sınırlamak, bakanın gözündeki iştahı kıran, takanı ise bayağılaşmaktan koruyan çift yönlü bir kalkan işlevi görür… Ayetin devamında kadının güzelliklerini sergilemesinde bir beis olmayan/sergileyebileceği grupların sayılması, yasağın hedefini ve sınırını fahş eder. Bu durumda kutsanan bir bedenden söz edilemeyeceği, şeytanlaştırılarak yasaklanmış bir beden de yoktur. Dolayısıyla kadın bedeninin şeytanlaştırılması gibi pataloik bir çıkarım Kur’an’dan destek görmez.
Bu durumkamu alanına ilişkin mahremiyet sınırının ihlali durumunda, insanı “zinaya yaklaşmayın” yasağının sınırından uzak tutan önlemler bütününün bir parçasıdır. Büyük bir hatadan inananları uzak tutmak için konulmuş önleyici bir tedbirdir. Nur Suresi 30. Ayette erkeklere 31. Ayetteki ilk vurgunun “mümin kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar” şeklinde olması, inancın bir aidiyet ve irade meselesi olduğunu, dolayısıyla bu eylemin zorlamayla değil içsel bir teslimiyetle anlam kazandığını gösterir. Bu yönüyle mesele, toplumsal hayatta emniyet kemeri takma bilincine benzer rasyonel bir koruma kalkanı işlevi görür.
İlahi iradenin kamusal alanı rahatlatarak, insanların bedenleri ile ötekin taciz ve bedenin bir üstünlük aracı olarak kullanılmasına ek olarak teşhirin de engellenmeye çalışıldığı söylenebilir. Oysa günümüzde bu ruh küresel tüketim kültürünün pazarında moda trendlerine ve logolara kurban edilerek, özünden koparılmaktadır. Şekli var ama ruhu çoktan toprağa verilmiş bu dindarlık iddiasının, takva ile de........
