Paregentan
İyi bir dinleyici olmak çok önemli bir vasıftır. Yalnızca dikkatli dinlemekten söz etmiyorum; sık sık, söylenenleri sonuna kadar dinlememek gibi bir hataya da düşüyoruz. Karşımızdaki kişi, görüşlerimize uymayan, fikirlerimize aykırı bir şey söylediği veya doğru olması ihtimalinden korktuğumuz bir şeyi teyit ettiği anda, dinlemeyi bırakıyoruz. Kimi zaman da, zihnimiz birtakım başka şeylerle meşgul olduğundan, söylenenleri, anlatılanları duymuyor ya da anlamıyoruz. Ve, karşımızdakine kulak vermemenin bedeli ağır olabiliyor. Tecrübeyle sabit...
Son zamanlarda, bu konuyla ilgili, neredeyse 60 yıl öncesinden iki anım geldi aklıma. Dokuz yaşındaydım. Beyrut’taki ikinci yılımızdı. Okulda, İngilizce dersinde, İngiliz klasiklerinin kısaltılıp basitleştirilmiş versiyonlarını okuyorduk. Müfredatta Emily Brontë’nin ‘Uğultulu Tepeler’i de vardı – büyük bir yanlış anlamaya kurban giden bir aşkın hikâyesi... Romanın başkahramanı Heathcliff, sokaklarda yaşayan, yetim bir çocuktur. Onu evine alan zengin adamın kızı Cathy’ye gönlünü kaptırır. Bir gün bir konuşmaya kulak misafiri olur; Cathy birine, Heathcliff’in sosyal statüsü düşük olduğu için onunla evlenmesinin imkânsız olduğunu söylemektedir. Cathy, bu cümlenin hemen ardından, tüm zorluklara rağmen Heathcliff’e ne kadar âşık olduğunu dile getirir ama tabii, Heathcliff bunu duymaz, çünkü ilk cümle bittiği anda hışımla orayı terk etmiştir. Senelerce ortalarda görünmez. Ve iki genç, bir daha........
