menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’yi Kim Kurtaracak?

34 0
02.08.2026

Türkiye’de son yıllarda nereye gitsem aynı soruyla karşılaşıyorum. İstanbul’da iş dünyasının önde gelen isimleriyle yaptığım toplantılarda da, Anadolu’nun üretim merkezlerinde sanayicilerle sohbet ederken de, üniversite amfilerinde gençlerle buluştuğumda da, Londra’da yatırımcılarla, Berlin’de ve Amsterdam’da yaşayan Türklerle bir araya geldiğimde de konuşmaların sonunda mutlaka aynı cümle kuruluyor:

“Bu ülkeyi kim kurtaracak?”

Bu soruyu sadece ekonomik sıkıntıların, yüksek enflasyonun ya da siyasette yaşanan gerilimlerin doğal bir sonucu olarak görmek eksik olur. Bana göre bu soru, Türkiye’nin devletle kurduğu ilişkinin, demokrasi anlayışının ve siyasal kültürünün derinlerinde yer alan tarihî bir refleksin dışavurumudur. Çünkü bir toplumun kriz zamanlarında sorduğu sorular, çoğu zaman o toplumun geleceğe nasıl baktığını da ele verir.

Aslında sormamız gereken ilk soru, “Bizi kim kurtaracak?” değil; “Biz neden hâlâ bir kurtarıcı arıyoruz?” olmalıdır.

Kurtarıcı Arayışının Tarihî Kökleri

Türkiye’nin modern siyasal tarihi, yalnızca seçimlerin ve hükümetlerin değil, aynı zamanda güçlü liderler ve güçlü devlet arayışının da tarihidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden başlayarak Cumhuriyet’in farklı safhalarında yaşanan her büyük kriz, toplumun önemli bir bölümünü kurumlara değil, olağanüstü çözümlere yöneltti. Bu bazen karizmatik bir lider oldu, bazen devletin kendisi, bazen de siyasetin dışında görülen aktörler.

Cumhuriyet döneminde yaşanan askerî müdahaleler de bu tarihsel çerçevenin bir parçasıydı. Her biri kendi döneminin şartları içinde farklı gerekçelerle savunuldu ya da eleştirildi. Müdahalelerin ardından anayasal düzen yeniden şekillendirildi, referandumlar yapıldı, seçimlerle yönetim yeniden sivillere devredildi. Ancak asker-siyaset ilişkisi ve bunun demokratik kurumlar üzerindeki etkileri uzun yıllar boyunca Türkiye’nin en önemli tartışma başlıklarından biri olmaya devam etti.

Bugün ise o dönem büyük ölçüde geride kaldı. Bu yalnızca siyasi bir değişim değil, aynı zamanda zihniyet değişimini zorunlu kılan tarihî bir eşiktir. Çünkü artık sorunlarımızı çözecek sistem dışı bir güç beklemek yerine, çözüm üretme sorumluluğu tamamen demokratik siyasetin, kurumların ve toplumun omuzlarına yüklenmiş durumdadır. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılını önceki dönemlerden ayıran en önemli fark da budur.

“Devlet Baba” Kültüründen Güçlü Vatandaş Kültürüne

Türkiye’de devlet, uzun yıllar boyunca yalnızca kamu hizmeti sunan bir kurum olarak görülmedi. Aynı zamanda vatandaşın her sıkıştığında kapısını çalacağı, her........

© 10 Haber