Lider Düşerken Gelen “Barış” Yanılsaması: Müdahale, Haz ve Bağımlılık
Bir ülkenin lideri dış güçler tarafından düşürüldüğünde içerideki muhalif kesimlerin bunu “barışın gelişi” olarak okuması tarihsel olarak tekrar eden bir yanılsamadır, çünkü askeri ya da siyasi müdahaleler hiçbir zaman yalnızca bir iktidarı devirmekle sınırlı kalmaz, devletin karar alma mekanizmaları, ekonomik damarları, güvenlik aygıtı ve hatta toplumsal tahayyülü de müdahaleyi yapan güçlerin denetimine açık hale gelir. Bugün İran çevresinde yaşananlar tam olarak bunu göstermektedir; İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri eksenli askeri ve siyasi baskılar İran’daki iktidar yapısını sarsarken, içerideki bazı muhalif çevrelerin bu durumu neredeyse kurtuluş olarak okuması, barışın tanklarla ve füzelerle gelebileceğine dair tehlikeli bir inancı açığa çıkarmaktadır.
Bu noktada asıl mesele liderin kim olduğu değil, liderin düşüşünden sonra ülkenin kim tarafından ve nasıl yönetileceğidir, çünkü dış müdahaleyle gelen “özgürlük” anlatısı çoğu zaman enerji hatlarının, finans sistemlerinin, savunma altyapısının ve siyasal karar süreçlerinin müdahaleyi yapan devletlerin denetimine girmesiyle sonuçlanır, halk kısa vadeli bir haz ve rahatlama yaşarken uzun vadede egemenlik kaybı kalıcı hale gelir. Psikodinamik açıdan bakıldığında burada bir kurtarıcı fantezisi devrededir, iç çatışmalarla baş edemeyen toplum, dışarıdan gelen gücü baba figürü gibi konumlandırır, “bizi kurtardılar” düşüncesiyle bağımlılığı rasyonalize eder, oysa bu bağımlılık ilerleyen aşamada yeni bir baskı rejiminin altyapısını kurar.
Analitik olarak bu durum yalnızca İran’a özgü değildir, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de benzer örnekler görülmüştür, lider gitmiş ama ülke parçalanmış, merkezi irade çökmüş, karar alma yetkisi başka başkentlere taşınmıştır. Buradaki temel yanılgı, iktidar değişimi ile egemenlik arasındaki farkın bilinçli olarak silikleştirilmesidir, muhalefet kendi haklı öfkesini dış müdahalenin çıkarlarıyla karıştırdığında, istemeden de olsa ülkenin denetlenebilir bir alana dönüşmesine rıza üretir.
Bu çerçevede Türkiye’ye baktığımızda önemli bir kırılma noktası ortaya çıkar; Türkiye gibi güçlü tarihsel devlet geleneği olan toplumlarda, olası bir dış müdahale senaryosunda bugün en sert muhalefeti yapan kesimlerin bile refleks olarak savunma pozisyonuna geçmesi şaşırtıcı olmaz, çünkü burada siyasal iktidar eleştirisi ile devletin bütünlüğü arasında bilinçdışı bir ayrım hâlâ canlıdır. Türkiye’de muhalefet ne kadar sert olursa olsun, ülkenin dışarıdan dizayn edilme ihtimali belirdiği anda, eleştirel özne yerini kolektif savunma benliğine bırakır, bu durum Kuvâ-yi Milliye refleksinin hâlâ toplumsal hafızada diri olduğunu gösterir.
Sonuç olarak, bir liderin dış güçler tarafından düşürülmesiyle gelen “barış” söylemi, çoğu zaman daha derin bir bağımlılık ilişkisinin ideolojik ambalajıdır, gerçek barış ancak toplumun kendi iç çelişkilerini kendi siyasal ve tarihsel araçlarıyla çözmesiyle mümkündür, aksi halde düşen yalnızca lider olmaz, egemenlik, irade ve gelecek de sessizce el değiştirir.
Türkiye’de dış müdahale ihtimali belirdiği anda ortaya çıkan kolektif bütünlük, basit bir milliyetçi refleks ya da duygusal bir coşku değildir, bu bütünlük tarihsel sürekliliği olan bir devlet aklının ve toplumsal bilinçdışının ortak ürünüdür. Türkiye’de siyasal kamplaşmalar ne kadar sertleşirse sertleşsin, söz konusu olan ülkenin dışarıdan kuşatılması olduğunda çatışan kimlikler geçici olarak askıya alınır, çünkü burada mesele iktidarın kimde olduğu değil, iradenin kime ait olacağıdır.
Bu noktada Türkiye’yi bölgedeki diğer örneklerden ayıran temel unsur, toplumun devleti yalnızca bir yönetim aygıtı olarak değil, tarihsel bir süreklilik ve koruyucu çatı olarak algılamasıdır. Devlet eleştirilebilir, iktidar değiştirilebilir, liderler sert biçimde sorgulanabilir, fakat devletin dış güçlerin denetimine girmesi fikri, farklı ideolojik pozisyonlardaki bireylerde ortak bir tehdit algısı üretir. Bu, modern siyaset teorisinin sıkça gözden kaçırdığı bir gerçekliktir; Türkiye’de muhalefet çoğu zaman iktidara karşıdır ama ülkeye karşı değildir.
Analitik açıdan bu durum, kolektif benliğin kriz anlarında yeniden örgütlenme kapasitesini gösterir. Günlük siyasette parçalı görünen toplum, dış tehdit karşısında daha ilkel ama daha güçlü bir bağlanma biçimine geçer, bireysel talepler geri çekilir, “biz” kategorisi genişler, siyasal özne kendini tarihsel bir zincirin halkası olarak konumlandırır. Bu yüzden Türkiye’de dışarıdan dizayn edilen rejim senaryoları, içeride beklenen karşılığı çoğu zaman bulmaz, çünkü bu senaryolar toplumsal bilinçdışında “kurtuluş” değil “işgal” olarak kodlanır.
Burada kritik olan nokta şudur: Bu kolektif bütünlük pasif bir kapanma hali değildir, aksine savunma üzerinden yeniden üretilebilen aktif bir siyasal enerjidir. Türkiye’de aşırı muhalif olarak tanımlanan kesimlerin bile, ülkenin askeri, ekonomik ya da siyasal olarak başka devletlerin kontrolüne gireceği ihtimalinde savunma hattına çekilmesi, bu enerjinin göstergesidir. Bu refleks, ideolojiler üstü bir zeminde işler ve geçici ittifaklar üretir, çünkü tehdit algısı ortaklaşmıştır.
Sonuçta Türkiye açısından asıl mesele, bu kolektif bütünlüğün yalnızca kriz anlarında ortaya çıkan bir refleks olarak kalmaması, bilinçli ve sürdürülebilir bir siyasal akla dönüştürülmesidir. Dış müdahalelere karşı savunma refleksi güçlüdür, ancak bu refleks iç sorunları çözme iradesiyle birleşmediği sürece sürekli teyakkuz halinde bir toplum üretir. Gerçek güç, kolektif bütünlüğü yalnızca savunmada değil, kendi geleceğini inşa etmede de kullanabilmektir.
Bu nedenle Türkiye’nin tarihsel avantajı şudur: Dışarıdan gelen “kurtarıcı” anlatılarına karşı bağışıklık geliştirebilen, liderler üzerinden değil egemenlik üzerinden düşünen bir toplumsal zemin hâlâ mevcuttur. Bu zemin doğru okunur ve doğru yönlendirilirse, çevresindeki ateş çemberine rağmen dağılan değil, tam tersine daha da kenetlenen bir ülke profili ortaya çıkar.
Tam da bu nedenle Türkiye’de kolektif bütünlük, geçici bir refleks ya da romantik bir birliktelik değil, tarihsel olarak inşa edilmiş bir savunma bilincidir. Bu bilinç, liderlere indirgenmeyen, iktidar değişimlerinden bağımsız, doğrudan egemenliğe bağlanan bir siyasal akıl üretir. Türkiye’de dışarıdan dayatılan “kurtuluş” senaryolarının karşılık bulmamasının nedeni budur; çünkü burada savunulan şey bir kişi, bir parti ya da bir dönem değildir, savunulan şey bizzat vatanın kendisidir.
Bu gerçekliği en yalın ve en sert biçimde ifade eden söz ise hâlâ yol göstericidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.”
Bu satır, Türkiye’nin neden dış müdahaleler karşısında dağılmadığını, neden en sert iç çatışmaların bile belirli bir eşiğin ötesine geçemediğini ve neden kolektif savunma bilincinin hâlâ canlı olduğunu tek cümlede açıklar. Türkiye’de mesele bir liderin düşmesi ya da çıkması değil, o satıh üzerinde kimin söz sahibi olacağıdır.
