menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Entelektüeller üzerinden açılan cephe…

20 0
16.03.2026

Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki zamanlaması tesadüf değildir. Bir entelektüelin ardından yapılan değerlendirmeler bile çoğu zaman yalnızca bir kültür muhasebesi değildir; aynı zamanda bir siyasi pozisyon alışıdır. Son günlerde yaşanan tartışmalar da tam olarak böyle bir tabloyu ortaya koyuyor.

Türkiye’nin en tanınmış tarihçilerinden biri olan İlber Ortaylı’nın vefatı ve ardından yapılan defin tartışmaları, bir kültür insanının ardından ortaya çıkması beklenen saygı atmosferinden çok farklı bir manzara üretti. Bir kesim, Ortaylı’nın entelektüel mirasını konuşmak yerine onun üzerinden ideolojik bir hesaplaşma başlatmayı tercih etti. Sosyal medyada açılan tartışmaların önemli bir bölümü tarih, akademi veya fikir dünyası üzerine değil; Ortaylı’nın “hangi cephede durduğu” üzerine kuruldu.

Dahası, bu tartışmalarda yalnızca eleştiri yapılmadı. Açık bir itibarsızlaştırma çabası da dikkat çekti.

Bir Entelektüelin ardından açılan ideolojik hesap

Bir düşünürü eleştirmek elbette mümkündür. Bir akademisyenin görüşleri tartışılabilir, hatta sert biçimde eleştirilebilir. Ancak bir entelektüelin ölümünün ardından ortaya çıkan tablo, eleştiriden çok başka bir şeyi gösteriyorsa burada durup düşünmek gerekir.

Bugün sosyal medyada gördüğümüz tablo tam olarak budur.

Ortaylı’nın tarihçiliği tartışılmıyor. Yazdığı eserlerin bilimsel değeri tartışılmıyor. Osmanlı tarihi üzerine ortaya koyduğu birikim tartışılmıyor.

Bunun yerine şu sorular dolaşıyor:

“Gerçekten o kadar büyük bir tarihçi miydi?” “Abartılmış bir figür değil miydi?” “Onun yerine şu isim daha önemli değil mi?”

Dahası, Ortaylı ile akademik olarak kıyaslanması mümkün olmayan bazı isimlerin onun karşısına yerleştirildiğini görüyoruz. Bu isimlerin çoğu tarihçi bile değil.

Amaç bir fikir tartışması yürütmek değil.

Amaç bir sembol yıkmak.

Cumhurbaşkanına kadar uzanan çağrılar

Tartışmanın daha dikkat çekici tarafı ise meselenin bir anda siyasi bir çağrıya dönüşmesi oldu. Sosyal medyada bazı gruplar, cenaze ve defin konusunu bile ideolojik bir mesele haline getirerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a çağrılar yapmaya başladı.

Bu çağrıların ortak noktası şuydu:

Ortaylı’nın temsil ettiği kültürel mirası küçültmek.

Bir tarihçi hakkında yapılan eleştirilerin devlet protokolüne kadar taşınması, aslında tartışmanın entelektüel bir zeminde yürütülmediğini açıkça gösteriyor.

Bu artık bir fikir tartışması değil; bir kültür savaşıdır.

Ali Şeriati üzerinden açılan yeni cephe

Tam da bu tartışmalar yaşanırken başka bir polemik daha yeniden gündeme getirildi: İranlı düşünür Ali Shariati.

Türkiye’de özellikle 1970’lerden itibaren İslamcı düşünce üzerinde etkili olan Şeriati, uzun yıllardır belirli çevrelerde tartışılan bir isimdir. Ancak son günlerde açılan polemiklerin niteliği de dikkat çekicidir.

Bir kesim Şeriati’yi tamamen itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

Bir kesim ise onu tartışılmaz bir düşünür olarak sunuyor.

Bu iki uç yaklaşımın ortak noktası ise yine aynı: düşünce üretmek yerine ideolojik mevzi kurmak.

Şeriati’nin fikirlerini tartışmak başka bir şeydir. Şeriati üzerinden yeni kamplar oluşturmak başka bir şey.

Bugün yapılan ikinci şeydir.

İç cepheyi zayıflatan tartışmalar

Bütün bu tartışmaların yaşandığı döneme dikkatle bakmak gerekiyor.

Türkiye’nin çevresi yeniden büyük bir jeopolitik gerilim hattına dönüşmüş durumda. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, bölgesel çatışmalar ve büyük güçlerin müdahaleleri Türkiye’nin de içine çekilmek istenebileceği bir tablo oluşturuyor.

Tam da böyle bir dönemde Türkiye’de sık sık dile getirilen bir kavram var: iç cephe.

İç cepheyi güçlendirmek…

Bu ifade yalnızca askeri bir kavram değildir. Aynı zamanda toplumsal dayanışmayı ifade eder.

Bir ülkenin iç cephesi yalnızca ordusuyla değil, toplumun ortak aklıyla da güçlenir.

Ama bugün Türkiye’de tam tersine bir tablo ortaya çıkıyor.

Toplumun ortak referans noktaları bile ideolojik kavganın malzemesi haline getiriliyor.

Bir tarihçi ölür ve tartışma başlar. Bir düşünür konuşulur ve cepheler kurulur. Bir entelektüel anılır ve itibarsızlaştırma kampanyası başlatılır.

Bunun adı tartışma değildir.

Bunun adı iç cepheyi zayıflatmaktır.

Türkiye’nin en eski hastalığı

Aslında bu tablo Türkiye için yeni değildir.

Bu ülke uzun yıllardır aynı refleksi tekrar ediyor.

Bir düşünürü anlamak yerine onu bir kampın sembolü haline getirmek…

Bir akademisyeni değerlendirmek yerine onu ideolojik bir etiketle tanımlamak…

Sonra da o etikete göre yargılamak.

Bu yöntemle hiçbir toplum güçlü bir entelektüel hayat kuramaz.

Çünkü düşünce üretimi ancak özgür tartışma ortamında gelişir. Sürekli itibarsızlaştırma kampanyalarının olduğu yerde ise yalnızca gürültü olur.

Asıl sorulması gereken soru

Bugün belki de asıl sorulması gereken soru şudur:

Türkiye neden kendi entelektüelleriyle sürekli kavga ediyor?

Bunun birkaç nedeni olabilir.

Birincisi, entelektüel üretimin zayıflaması.

Yeni düşünürler yetişmediğinde eski isimler ideolojik sembollere dönüşür.

İkincisi, sosyal medyanın yarattığı hızlı ve yüzeysel tartışma kültürü.

Bugün bir insanın kırk yıllık akademik birikimi, birkaç saniyelik bir sosyal medya etiketiyle yok sayılabiliyor.

Üçüncüsü ise Türkiye’de derinleşen ideolojik kutuplaşma.

Her isim bir cepheye yazılıyor.

Ve sonra o cephe üzerinden yargılanıyor.

Bir ülke entelektüellerini nasıl kaybeder?

Bir ülke entelektüellerini yalnızca sürgün ederek kaybetmez.

Bazen onları itibarsızlaştırarak da kaybeder.

Bazen her tartışmayı ideolojik bir hesaplaşmaya dönüştürerek de kaybeder.

Bazen de ölümünden sonra bile onları rahat bırakmayarak kaybeder.

Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar bize şu gerçeği yeniden hatırlatıyor:

Bir toplum kendi entelektüellerine saygı göstermeyi öğrenmeden güçlü bir kültür inşa edemez.

Ve belki de en tehlikeli olan şudur:

Bir ülke dış tehditlerle mücadele ederken iç tartışmalarını bu kadar sert ve yıkıcı bir hale getiriyorsa, aslında kendi iç cephesini kendi eliyle zayıflatıyor demektir.

Sorulması gereken soru artık şudur:

Türkiye gerçekten fikir tartışması mı yapıyor?

Yoksa entelektüeller üzerinden yeni ideolojik cepheler mi kuruyor?

Çünkü tarih bize şunu gösterir:

Bir ülkenin entelektüelleri hedef haline gelmişse, o toplumda tartışma kültürü zayıflamış demektir.

Ve tartışma kültürü zayıflayan toplumlar, kriz dönemlerinde en çok kendi iç gürültülerinde yıpranırlar.


© Yeniçağ