Risalet-i Ahmediye’nin mu’cizevî imzası (2)
Hakikatin en sarsıcı tarafı, bazen dostun tasdikinden ziyade, ona karşı duranların dahi sessiz kalmak zorunda olduğu o kesinlikte gizlidir.
İlk yazımızda mu’cizenin aklî zeminini ve On Dokuzuncu Mektup’un sunduğu sağlam metodolojiyi ele almıştık. Ancak meselenin bir de sosyolojik ve tarihî bir “şahitlik” boyutu var ki, bu durum Risalet-i Ahmediye’nin (asm) doğruluğunu bir güneş gibi ortaya koyuyor.
Tarih sayfalarını araladığımızda görüyoruz ki; Efendimiz’in (asm) davasını ispat eden o harika haller, inananların kalbini ferahlatmakla kalmamış, O’nun mesajını susturmak isteyenlerin dahi iddialarını temelinden sarsmıştır. O dönemin toplumunda en sert muhaliflerin bile bu hadiseler karşısında bir yalanlama ortaya koyamaması, aslında yaşananların ne kadar somut ve inkâr edilemez olduğunun en büyük delilidir. Eğer ortada yaşanmamış bir olay olsaydı, o topluluk bunu anında reddeder ve davanın önünü keserdi; oysa tarihin sessizliği, aslında yaşanmış olanın büyüklüğünü kabul etmektir.
Şakk-ı Kamer, yani Ay’ın ikiye bölünmesi hadisesi bu noktada muazzam bir örnektir. Kureyşlilerin talebi üzerine gerçekleşen bu hadise, sadece o bölgeyle sınırlı kalmamış, tarihin farklı noktalarında da iz bırakmıştır. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarındaki tarihî kayıtlarda o geceye dair düşülen notlar ve gözlemler, bu mu’cizenin yerel bir hadise değil, evrensel bir mühür olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, doğruluğu üzerinde birleşen binlerce insanın ortak şahitliğine dayanır. Bu insanlar, yalan üzerine birleşmeleri imkânsız olan, dürüstlükleri ve........
