Süreç ve şımarıklık eşiği
Türkiye’de barış ve kardeşlik söyleminin yeniden gündeme geldiği her tarihsel eşikte, siyasetin dili ile sahadaki sembolik eylemler arasındaki uyumsuzluk daha görünür hâle geliyor. Nusaybin’de yapılan grup toplantısında dile getirilen sözler, Devlet Bahçeli’ye yönelik hedef alan ifadeler ve eş zamanlı olarak kamuoyuna yansıyan Türk bayrağının yere atılması görüntüleri, bu uyumsuzluğun yalnızca bir iletişim kazası olmadığını; daha derin bir siyasal zihniyet sorununa işaret ettiğini gösteriyor. Bu tablo, Türkiye’de terör örgütlerinin ve onlarla organik ya da dolaylı ilişki içindeki siyasi aktörlerin taleplerinin neden artık “karşılanabilir” olmaktan uzaklaştığını anlamak açısından önemli bir imkân sunuyor.
Öncelikle şunu teslim etmek gerekir: Türkiye’de barış ve kardeşlik fikri, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda tarihsel, sosyolojik ve siyasal boyutları olan çok katmanlı bir süreçtir. Ancak bu çok katmanlı yapı, taraflardan birinin sembolik ve fiilî eylemlerle toplumsal ortak paydaları sürekli zorlaması hâlinde sürdürülebilirliğini kaybeder. Türk bayrağı, Türkiye toplumunun çok geniş bir kesimi için yalnızca bir devlet sembolü değil; ortak aidiyetin, tarihsel hafızanın ve birlikte yaşama iradesinin somutlaşmış hâlidir. Bir kumaş parçası olmanın çok ötesinde, ortak acıların, ortak sevinçlerin ve birlikte yaşama iradesinin sessiz ama güçlü taşıyıcısıdır. Bu nedenle bayrağın yere atılması, yalnızca bir provokasyon ya da anlık bir taşkınlık olarak görülemez; bu eylem, barış ve kardeşlik iddiasının kalbine yönelmiş sembolik bir saldırıdır. Toplumun çok geniş kesimlerinde oluşan kırgınlık ve öfke, tam da bu sembolik anlamdan beslenmektedir. Barış söylemi, bu tür sembolik yaralanmaları görmezden geldiği ölçüde inandırıcılığını kaybeder ve kendi zeminini aşındırır.
Tuncer Bakırhan’ın Nusaybin’deki konuşmasında Türkiye’ye ve özellikle Bahçeli’ye yönelik kullanılan dil, bu bağlamda yalnızca........
