AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ’NİN LATİN AMERİKA’DA REJİM DÖNÜŞÜMLERİ STRATEJİSİ
ASKERÎ DARBELER, NEOLİBERAL YENİDEN YAPILANMA VE DEVLET KAPASİTESİNİN AŞINDIRILMASI
ULUSLARARASI SİSTEMDE LATİN AMERİKA’NIN YAPISAL KONUMU
Latin Amerika, modern uluslararası sistem içerisinde uzun süre “arka bahçe” olarak tanımlanan bir bölgesel konumda yer almıştır. Bu konum, yalnızca coğrafi yakınlıkla değil, tarihsel bağımlılık ilişkileriyle şekillenmiştir. Bölge devletlerinin siyasal ve ekonomik gelişim süreçleri, dış müdahalelere açık bir yapısal kırılganlık üretmiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, 19. yüzyılın başlarından itibaren Latin Amerika’yı kendi güvenlik çevresi olarak tanımlamıştır. Monroe Doktrini ile kurumsallaşan bu yaklaşım, bölgeyi küresel güç rekabetinden dışlama iddiası taşımış, ancak fiilen sürekli müdahaleyi meşrulaştırmıştır.
Latin Amerika’nın zengin doğal kaynakları, tarım potansiyeli ve stratejik deniz yolları, bölgeyi ekonomik ve jeopolitik açıdan vazgeçilmez kılmıştır. Bu durum, bağımsız kalkınma modellerine yönelik dış baskıların sürekliliğini beraberinde getirmiştir.
Bölge devletlerinde ortaya çıkan milliyetçi, solcu ve kalkınmacı rejimler, ABD merkezli küresel düzen açısından sistemsel tehdit olarak algılanmıştır. Bu algı, rejim dönüşümlerini kalıcı bir dış politika aracı hâline getirmiştir.
Latin Amerika’da siyasal istikrarsızlık, geçici bir durum değil, yapısal bir yönetim biçimi olarak yeniden üretilmiştir. Bu yeniden üretim, askeri darbeler, ekonomik bağımlılık ve ideolojik müdahaleler yoluyla gerçekleştirilmiştir.
TEORİK ÇERÇEVE: HEGEMONYA, BAĞIMLILIK VE MÜDAHALE
Realist teori, büyük güçlerin kendi etki alanlarını mutlak biçimde kontrol etme eğilimini temel varsayım olarak kabul eder. ABD’nin Latin Amerika politikası, bu varsayımın en istikrarlı örneklerinden biridir.
Bölge, rakip güçlerin nüfuz etmemesi gereken bir alan olarak tanımlanmıştır. Bu nedenle Latin Amerika devletlerinin dış politika özerkliği sistematik biçimde sınırlandırılmıştır.
Askerî, ekonomik ve istihbarî araçlar, bu sınırlandırmanın ana unsurları olmuştur. Müdahaleler çoğu zaman dolaylı biçimde yürütülmüştür.
Rejimlerin ideolojik yönelimi, desteklenip desteklenmeyeceğini belirleyen temel kriter hâline gelmiştir. Sol eğilimli iktidarlar doğrudan tehdit olarak değerlendirilmiştir.
Bu yaklaşım, bölgesel hegemonya anlayışının sürekliliğini sağlamıştır.
Latin Amerika deneyimi, bağımlılık teorisinin en somut örneklerinden birini sunmaktadır. Bölge ekonomileri, hammadde ihracatına dayalı biçimde yapılandırılmıştır.
Sanayileşme girişimleri, dış baskılarla sınırlandırılmıştır. Bu durum, ekonomik bağımsızlığın önünü kapatmıştır.
Bağımlılık ilişkileri, siyasal bağımsızlığı da doğrudan etkilemiştir. Ekonomik kırılganlık, siyasal baskı aracına dönüşmüştür.
Uluslararası finans kuruluşları, bu bağımlılığın kurumsal taşıyıcıları hâline gelmiştir. Borçlanma, siyasal yönlendirme aracı olarak kullanılmıştır.
Bu yapı, devlet kapasitesini uzun vadede aşındırmıştır.
Latin Amerika’da rejim değişikliği, çoğunlukla askerî darbeler yoluyla gerçekleştirilmiştir. Bu darbeler, iç dinamiklerden ziyade dış destekle şekillenmiştir.
Seçilmiş hükümetler, sistemle uyumsuz politikalar izlediklerinde tasfiye edilmiştir. Demokrasi, ikincil bir unsur olarak değerlendirilmiştir.
Askerî yönetimler, kısa vadede istikrar üretmiş gibi sunulmuştur. Ancak uzun vadede kurumsal çöküşe neden olmuştur.
Darbeler, toplumsal travmalar ve siyasal radikalleşme üretmiştir. Devlet-toplum ilişkisi kalıcı biçimde zedelenmiştir.
Bu yöntem, bölgesel bir yönetim pratiği hâline gelmiştir.
ŞİLİ, ARJANTİN VE BREZİLYA: ASKERÎ REJİMLER VE NEOLİBERAL DÖNÜŞÜM
Şili’de 1973 askeri darbesi, demokrasi söylemiyle örtülü ancak fiilen dış müdahale ve çıkar yönetimiyle şekillendirilmiş bir süreçtir. ABD, Şili’de sosyalist yönelimli Allende hükümetini devirmek için doğrudan ve dolaylı araçları kullanmıştır.
Pinochet rejimi, merkezi otoriteyi güçlendirmiş ve solcu hareketleri bastırmıştır. Bu baskı, kısa vadede istikrar sağlamış gibi görünse de toplumsal travmayı kalıcı hâle getirmiştir.
Ekonomik yapı, neoliberal politikalar doğrultusunda yeniden organize edilmiştir. Devletin sosyal hizmet kapasitesi ciddi biçimde azaltılmış, piyasaların kontrolü uluslararası sermayeye bırakılmıştır.
ABD’nin müdahalesi, yalnızca rejim değişikliğini değil, ekonomi ve ideolojiyi de etkilemiştir. Şili deneyimi, dış aktörlerin bölgesel stratejileri için model teşkil etmiştir.
Pinochet dönemi, devlet kapasitesinin korunması ve toplumsal kontrolün sağlanması için baskıcı yöntemlerin kullanılabileceğini göstermiştir.
1976 darbesi sonrası Arjantin’de kurulan askeri hükümet, ABD tarafından örtük biçimde desteklenmiştir. Sol hareketler sistematik biçimde tasfiye edilmiştir.
Rejim, neoliberal reformlar ve özelleştirmeler yoluyla ekonomik bağımlılığı artırmıştır. Bu süreç, ülkenin ulusal kaynak kontrolünü zayıflatmıştır.
Toplumsal muhalefet baskılanmış, insan hakları ciddi biçimde ihlal edilmiştir. Darbeler, uzun vadede toplumsal bütünlüğü zedelemiştir.
ABD’nin ekonomik ve diplomatik desteği, rejimin meşruiyetini güçlendirmiştir. Bu destek, askeri yönetimlerin devamlılığını sağlamıştır.
Arjantin örneği, darbelerin dış destekle nasıl uzun süreli bir yapısal etki yaratabileceğini göstermektedir.
Brezilya’da 1964 darbesi, sol eğilimli hükümetlerin tasfiyesi için ABD’nin stratejik ilgi alanına girmiştir. Askerî rejim, merkezi otoriteyi güçlendirmiş ve toplumsal kontrol mekanizmalarını merkezileştirmiştir.
Ekonomi, ABD ve uluslararası sermaye ile entegre biçimde neoliberal yönelimlerle dönüştürülmüştür. Devlet, stratejik sektörlerde doğrudan rol oynamaktan çekilmiştir.
Siyasal alan, muhalefetin bastırılmasıyla daraltılmıştır. Bu süreç, toplumsal kutuplaşmayı ve ideolojik ayrışmayı artırmıştır.
Brezilya askeri yönetimi, dış aktörlerin ekonomik ve siyasal müdahalelerini içselleştirmiştir. Bu durum, devletin özerklik kapasitesini sınırlamıştır.
Brezilya örneği, merkezi otorite ve neoliberal dönüşümün birlikte uygulandığında toplumsal yapıyı nasıl kalıcı biçimde etkileyebileceğini göstermektedir.
Şili, Arjantin ve Brezilya deneyimleri, askerî yönetimlerin ortak özelliklerini ortaya koymaktadır. Bu yönetimler, merkezi otoriteyi güçlendirmiş, muhalefeti bastırmış ve dış aktörlerle uyumlu hale gelmiştir.
Neoliberal politikalar, ekonomik bağımlılığı artırmış ve devletin toplumsal yükümlülüklerini azaltmıştır. Bu durum, uzun vadeli kırılganlık yaratmıştır.
Toplumsal baskı, siyasi istikrar adına meşrulaştırılmıştır. Ancak bu baskı, toplumsal travmayı kalıcı hâle getirmiştir.
Dış destek, bu rejimlerin sürdürülebilirliğinde belirleyici olmuştur. Destek sona erdiğinde rejimler hızla zayıflamıştır.
Bu ortak özellikler, Latin Amerika’da dış müdahale ve rejim tasfiyesinin sistematik olduğunu göstermektedir.
Askerî rejimler, Latin Amerika’da siyasal kültürü ve devlet kapasitesini kalıcı biçimde etkilemiştir. Demokrasiye duyulan güven zayıflamıştır.
Ekonomik bağımlılık, neoliberal reformlarla kalıcı hâle gelmiştir. Bölge devletleri, dış aktörlere açık bir yapısal kırılganlık üretmiştir.
Toplumsal kutuplaşma ve insan hakları ihlalleri, sonraki dönemde toplumsal mobilizasyon ve çatışma potansiyelini artırmıştır.
Bölgesel düzeyde demokratik normlar zayıflamış, otoriter refleksler normalleşmiştir.
Şili, Arjantin ve Brezilya örnekleri, Latin Amerika’da ABD’nin hegemonik stratejisinin ve rejim değişikliğinin uzun vadeli yapısal etkilerini göstermektedir.
KÜBA, NİKARAGUA VE VENEZUELA: SİSTEM DIŞI REJİMLERİN KUŞATILMASI
Küba, 1959 devrimi sonrası doğrudan ABD’nin bölgesel stratejik çıkarlarıyla çatışmıştır. Sosyalist rejim, ekonomik ambargolar ve diplomatik izolasyonla kuşatılmıştır.
ABD,........
