Erdoğan’ın ardından
Sevdiklerimizi severiz, çünkü bize tanıdık gelirler. Onları kaybettiğimizde neyin tanıdık olduğunu daha iyi anlarız.
Erdoğan’ı yitireli üç hafta oldu. Şükrü, gidişinin hemen ardından onu çok güzel bir yazı ile uğurlamıştı.[1] Ben de o günden beri kafamın içinde bir uğultuyla Erdoğan’ı düşünüyorum ve bir şeyler yazmak istiyorum. Her zamanki gibi yazarken yavaşım. İstediğim gibi yazamam diye yazmayı erteliyor ya da tamamen vazgeçiyorum. Yazarken kendimden fazla bahsetmekten korkuyorum. Ama aklıma gelenlerin çoğu tabii ki ortak yaşantılara ilişkin. İstanbul’a geldiğinde tanıştığımıza göre, neredeyse kırk yıl olmuş. O vakitler top oynardık her hafta sonu; deli gibi koşardım, Erdoğan, bir de Sezar (Atmaca) iyi oynardı. Ömer Abi de (Laçiner) o sıralar hâlâ sahalardaydı. Ne güzel günlermiş. Orhan Pamuk’un dediği gibi, mutluluk yaşandığı sırada fark edilmeye pek elverişli değil. İnsan yaşadıklarının anlamını geriye doğru kuruyor; o yüzden mutluluk, yaşanan anlardan çok hatırlanan anlarda hissediliyor. Yaşantıyı düşüncenin içine almak, yani bir temsil kurabilmek, yaşantıyla mesafe gerektiriyor. İçindeyken belli belirsiz bildiğimiz bir şey, ancak kayıpla görünür hale geliyor. Erdoğan’ın gidişi, o belirsiz şeyin ne olduğunu bizi sarsarak hatırlattı.
* * *
Baba olduğundaki sevincini hatırlıyorum. Deniz’i görmeye gitmiştim, odasında uyuyordu. “Çok güzel değil mi Türkay?”, dedi. “Çok güzel”, dedim. Baba olmak hiç aklımda olan bir şey değildi. Belki dedim ilk defa.
* * *
Erdoğan Bakırköy Ruh ve Sinir’de uzun yıllar çalıştı. Ben Bakırköy Ruh ve Sinir’de eğitim görmedim, ama uzman olarak doksan yedide oraya atandım. Bakırköy’ün kendine özgü, sevgiyle hatırladığım güzel bir havası vardı. Erdoğan çok sevilirdi orada, çok sayılırdı. Muayenehanede çalışmam gerektiğinde Erdoğan ve Tolgay’a katıldım, beş yıl Bakırköy’deki ofiste çalıştık. Sonra muayenehaneyi taşımaya karar verdik ama Erdoğan son........
